aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

Archive for the category “Uncategorized”

khaneh siah ast, füruğ’un gözleri kadar kara, derin, kederli.

 


“karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar,
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an…”


 


“ah bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı
uçar ve huzurlu olurdum
çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm
bu dünyada çok acı çektim
bu dünya gebe, ve haksızlık doğuruyor.”


geçen gece, uzun günün yorgunluğu, şarkılar, ordan burdan neşeli bir sohbetle geçip giderken, bir film izlemek isteği geldi. bekletilmiş, hani güzel bir an’a denk gelsin diye ertelenmiş bir film. çünkü bir şairin filmiydi ve geceyi daha da güzelleştirecekti. öyle de oldu elbette. ama “güzellik” kısmı, sandığımızdan, bilinenden, kabullenilenden epey farklı… şiddetli bir rahatsızlık hissettim önce, gözlerimi kapadım. tamamen kapatıp unutmak istedim filmi. ama sustum. sessizce, görmekten korktuğum incitici hikayeye bıraktım kendimi…

 

o şair, füruğ ferruhzad. film de, kısacık hayatının bir döneminde gönül ve emek verdiği sinemada, yönetmenliğini yaptığı tek film; “khaneh siah ast”. ferruhzad’ın, şiirleriyle seslendirdiği 20 dk’lık bir belgesel, kara ev. çekimi için tercih edilen yer ise, tebriz’in bir bölgesinde, cüzzamlıların yaşadığı bir tedavi ve bakımevi. film için “tercih edilen” yeri etkileyici buluyorum. etkileyici, çünkü “herkes”in güzelliğini değil, cüzzamlıların arasına bedeniyle karışarak, onlarla nefes alıp, yaralarından sakınmadan, gocunmadan, eksilmiş, erimiş, yok olmuş uzuvlarından seslenmeyi tercih etmiş. bunu çok değerli buluyorum, çünkü gerçek güzelliğin peşine düşmek, bu zamanlarda en kahredici yoksunluğumuzdur bizim. rilke’nin, son nefesinde;  “dilenciler, hastalar, yoksullar” diye sayıklamasını hatırlatan, modern zamanlarda “güzellik”  diye bildiğimiz hoyrat kalıba sığdıramadığımız için kara, karanlık evlere sakladığımız, gettolara hapsettiğimiz unutulmuş, yoksul, yaralı, garip insanları hatırlayan, şairâne, ama her şeyden önce insanca bir incelik. bu güzel kadın, gövdesinde aşktan yaralar açmış, kederinde güneşler yüzdürmüş bu cesur fars şairi, izleyeni doymuş azgınlığından silkeleyip uyandıran, içini sızlatan, “ruhunu üşüten”, egosunu ayaklar altında ezip paramparça eden bir güzellik çıkarmış.

çok zaman önce, füruğ ferruhzad’ı merak ettiğim bir dönem hatırlıyorum. yoğun bir ilgiyle, ona dair ne bulduysam okuduğum, nerede bir satır şiirini görsem heyecanlandığım bir zaman… füruğ’un türkçe’ye çevrilmiş kitaplarından birinin önsözünde, iranlılar için yüzlerce yıldır süregelen bir gelenekten bahsediliyordu. çevirmenin anlattığına göre; “hâfız falı” denen bu oyunda, divan’dan rastgele  hayali sayfalar açıp, ilk hatırlanan şiir, dörtlük veya gazel; karşılıklı, ezberden okunurmuş. bizdeki, aşıkların atışmasına benzer zevkli bir şölen. anlatıcıya göre, kendisinin de dahil olduğu, yine bir “hâfız falı”nda; oyunculardan, füruğ’un arkadaşı olan diğeri sıra kendisine gelince, gözlerine düşen garip, pırıltılı bir kederle okuduğu hayranlık uyandıran farsça şiirin, aslında füruğa ait olduğunu söyler sonradan. sessizlik olur. güzel ve hüzünlü bir hava eser, füruğ gibi… ve sonra, sabaha kadar süren sohbetin her durağında füruğ vardır. 

bak tam karşımızda gecenin mumu 
damla damla nasıl eriyor 
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla 
gözlerimin simsiyah kadehi 
senin ninnilerini dinlerken 
ve bak nasıl 
şiirlerimin beşiğine 
sen doğuyorsun, güneş doğuyor…”*




*çeviri; celâl hosrovşahi 

 
 

the voyage to cythera

sürgün günü; evlerinden, yaşadıkları şehirden kovmak için gelenlerin hain aceleciliğine inat, kız ve annesi, iki küçük oğlana sarılıp, oldukları yerde, öylece, paslı bir çiviyle çakılmış gibi kala kalmışlar, korku ve dehşetle. hac yolculuğu için uzaklarda olan evin babasının yokluğu daha da artırmış bu korkuyu, sahipsizliği. sonra, “hadi! çabuk toparlanın!” sesleriyle irkilip, etraflarına, evlerine, eşyalarına bakmışlar. acıyla bakmışlar. hangisinden vazgeçebilir ki insan ve bir ev ne çok şeydir, bir kapı kolu, bir küçük sandık, eşik, sahanlık, verandadaki tahta tabure, pencere önünde tam yerini bulmuş eski bir divan, bunlardan hangisi sığar bir sürgün heybesine. elbette hiçbiri. zaten her biri sadece o evde, o ev de o sahipleriyle, yerinde, olması gerekende güzeldir değil mi. sevdiklerine, komşularına alıp koşmuşlar en değerli şeylerini. toprak saksıdaki güllerini kucaklamış hamile anne, küçük kardeşlerden biri kucağındaki kediyi, diğeri kümese dalıp topu topu bir kaç tavuğu ayaklarından tepe üstü tutup koşmuşlar. yalvarmışlar;” lütfen biz gidince onlara iyi bakın”. komşuları, kimi mahcup almış, kimi lütfeder gibi uzanmış, kimiyse geri çevirmiş; “ben kendiminkilere zor bakıyorum”. etrafa koşturup durmuşlar can havliyle. tanrı nasıl kahırlı bir güç verdiyse bacaklarına… kız, çeyiz bohçasını alıp sevgili arkadaşı, birlikte doğup büyüdüğü, canı, ciğeri nesibe’ye koşmuş. nesibe, evin kapısında karşılamış onu. yüzlerindeki derin acıyla konuşmadan anlaşmışlar. nesibe kıza o korktuğu lafı söylemiş sonra; “sana yaramayan, seni mutlu etmeyen, emeğin, göznurun çeyizlerini ben nasıl alırım. nasıl yüreğim kaldırır bunu. yapamam. günahtır bu, korkarım”. bunu derken başını, gözlerini yere dikip kucaklamış kızı, yani büyükannemi; ermeni olduğu için evinden koparılan, ailesinin büyük kısmını ölüm yolculuğu, kalanları da sürgün içinde sürgünle kaybedip yapayalnız kalan büyükannem…



dün gece, büyük şair, usta yönetmen angelopoulos’u sonsuz yolculuğuna uğurladık. çoktandır istememe rağmen şimdi tüm bunları anlatmama hiç beklenmeyen ölümü neden oldu. böylesi aklımın ucundan bile geçmezdi halbuki. bu ani ölüm, çekilememiş pek çok değerli film demek aynı zamanda. ve yarım kalmış şiirler… bir başka yönden, içine doğduğum aile hikâyesiyle çok örtüşen bir sürgün hüznü taşırdı angelopoulos filmleri. anlatışındaki yakınlığı, tanışıklığı hiç unutmam, unutamam. özellikle “kitera’ya yolculuk”ta çok güçlü hissettiğim bir duyguydu bu.

spyros, otuz iki yıllık bir sürgünden, kovulduğu ülkesine, ayrılığa mahkum edildiği ailesine döner. beyaz, büyük ve  hüzünlü bir gemiyle. kıyıda bekleyen çocuklarıyla, derin bir boşluk sızısı gibi aralarına giren yılların verdiği uzak duyguyla kucaklaşır. kollarında ne kadar güç kalmışsa tümüyle sıkar, bağrına basar onları. arada hep uzun yıllar, birlikte yaşanamamış anıların gölgesi kalbini sıkıştırarak. eve doğru yola koyulurlar, heyecanlı, şaşkın, buruk. başı döner adamın, yürüdükçe sendeler, sanki onca deniz yolculuğu değil de, yıllar önce koparıldığı toprak tutar. karısını sokakta bekler bulur spyros. sevdiği adamı otuz iki yıl boyunca beklemiş, tek başına, kavuşma anına aşkla, özlemle bilenmiş kadınla, adam bakışırlar öylece. bir süre karşılıklı seyrederler birbirlerini, sessizce. sonra ilk sözü kadın söyler;” aç mısın?”…

o an, öyle bir durumda, hangi söz bu kadar şiddetle anlatabilir ki kadının aşkını, aşkında biriken özlemi, şefkati. başka hiçbir söz anlatamazdı. angelopoulos, sürgünden dönen sevgilisini karşılayan kadına diyeceği ilk sözü bu kadar anlamlı, sade, yürekten söyletebilen bir şair/yönetmen.

angelopoulos için, dünyadaki sürgünlüğün, sürgün ruh halinin sona erişiydi belki ölüm, ama bizler, “giderek çürüyen şu dünyada” ardında bıraktıkları için çok hüzün verici bir mahzunluk, yoksunluk, yetimlik. zaman geçtikçe bu yokluğu, boşluğu, çok daha fazla hissedeceğimize inanıyorum…

bergman kırmızısı

o renk, ağıt gibi, keman sesi gibi içimize işleyen o mavi nasıl ki “chagall mavisi”yse, bir de; bergman kırmızısı var. tüm diğer gösterişli bergman renklerine de yansıyan, çok sıcak, şefkatli, bilge, tutkulu, acı, derin bir kırmızı. kahverengiyi, yeşili, turuncu veya altın rengini usulca okşayıp, fırçanın ucunda sabırla kalıp gitmeyen, tablodaki diğerlerine sirayet edip duran inatçı yağlı boya kırmızısı gibi…

fanny ve alexandre, annelerinin büyük hatasıyla evden gitmek zorunda kaldıklarında solmaya başlayan bir kırmızı bu. hızla solup, psikoposun evine ulaştıklarında tamamen yok olan, sevgi ve merhametin yokluğunda kendini siliveren, hatta fanny’nin pespembe yanaklarından bile tamamen çekilip, sadece; alexandre’ın vücudunda, yediği onlarca sopayı ispat etmek ister gibi kısacık bir an kendini gösterip kaybolan kırmızı… emilie, yorgun gözlerini kapayıp, merak ve endişeyle sadece yüzüne sabitlendiğimizde, o an nerede olduğunu, yüzüne yansıyıp anlamama, mutlu hissetmeme neden olan kırmızı. isak’ın, çocukları sakladığı yerde; “ben senin koruyucu meleğinim” diyen kilitler altındaki ismael’in perdesiz gözlerinde, alexandre’ın tanrıyla kavgasını önce alevlendirip, sonra durultan kırmızı. ve büyükannenin her şeye rağmen bitip tükenmek bilmeyen ve herkesi kucaklayıp huzurunda dinlendiren şefkatinin kırmızısı…

dün gece, fanny ve alexander’da; doğum saati ve ânıyla “boğa kadını” olduğu astrolojik olarak kanıtlanmış ben, muhteşem bergman kırmızısıyla, tabii ki yerimde duramayacak kadar heyecanlanacaktım. elbette tam da böyle olacaktı:)

the beekeeper

eğer birisi,
belki bir kadın bana;
-kimsiniz? ne istiyorsunuz?
diye sorarsa
diyeceğim ki;
-hiç…
-sadece geçiyordum.
yıllar önce burada yaşardım…

 

insan kendini seçermiş, denir. her şeyi ve herkesi ardında bırakıp, çiçeklerin, burçak, yonca, beşparmakotu, portakal ağaçları, ayıüzümü, dağ kekiği, zaferotu ve daha milyonlarca çiçek tozunun peşinden, kendini “çiçek yolu”na vurur spiros. insanlardan kaçıp, kalabalık arıkovanlarına sığınır… baştan ayağa yalnızlığı seçmiş bu adamın, kızının düğünü için yola kısacık bir molası, biraz da öfkeyle yadırganan varlığıyla hüzünlü bir tören başlar. fotoğraf karesinde yan yana durmayı beceremeyen şaşkın ve zoraki pozu, fotoğrafçının; “lütfen gülümseyin. düğün bu yahu!” serzenişi toparlar. düğün evi, arada dolaşan kadeh dolu tepsi, sohbetler, ölçülü kahkahalar, meraklı bakışlar, sorular… boğucu bir havaya dönüşen düğünün durgunluğunu odaya giren minik bir kuş bozar. gelini ve konukları heyecanlandırır, peşinden sürükler. gelinin tutmak için uzanıp, elinden kaçırdığı minik kuşu göremeyiz, ama kameranın ardına dolaşan gözümüz peşinden gider, öyle ki, kanat çırpışlarını bile hissederiz… tam o an aşağıda, anna’nın ellerinden kayan tepsi, spiros’un önüne düşer. kadehler saçılır, tuz buz… birisi kalkıp teybe düğün valsi koyar. “nazardır” der konuklar. “nazardır!” kadının elinin titreyişini kimse görmemiştir, adamın kadeh kırıklarını korkmadan toplayışını da. adam korkmaz, dünyada en çok, “yalnız” biri korkmaz çünkü. diğer “korkusuzlar”, gerçekten yalnız olmadıkları sürece yalancıdırlar… cam kırıklarını nefes alıp-vermek kadar olağan bir ritmle alır eline spiros, bırakır. alır. bırakır. en keskinlerini bile parmaklarında tutarak toplar… eğildikleri o yerde kadının onu özlemle izleyişini hissederek, bu seyrediş, anna’nın bu hasretle bakışı, cam kırıklarından daha keskindir… sonrası, yola koyuluş yeniden. küçük duraklarda kısa bekleyişler ve peteğin içine hapsettiği kraliçe arıları, bir asker arı gibi hızla, emekle, adeta sessiz bir çırpınışla çeperleri sıvayarak içeride tutmaya çabaladıkça, kadınlarını bir bir kaybederek yolun sonuna yaklaşması adamın…

 

angelopoulos’un şiirsel sinemasından bugüne kadar izlemediğim -iyi ki sonraya kalmış- bir filmdi “arıcı”. özellikle filmi başlatan düğün sahnesi benim için unutulmazdı. izlediğim o geceden beri büyülenmiş gibi üstüne düşünüyorum. yalnızlığı, sessizliği, bu kadar etkileyici anlatabilen çok az yönetmen olmalı. onca filminden, en çok bunda, “arıcı”da kendinden bahsetmiş sanki angelopoulos. baştan sona böyle bir duyguyla izledim filmi. yine elenie karaindrou’nun sisli, hüznünlü, kavak altlarında oturmuş serinliği huzuru veren, insanın kalbini yerinden döndüren müziği, şahane marcello mastroianni ve diğerleri… hepsi bu masalda, theo angelopoulos’un şiirsel atmosferinde, tam da durmalarını istediği yerde kendilerini bulmuş…

the turin horse

sessizlik, kendi kirlerini süpürüp yürüyünce, fırtına olur…*

friedrich nietzsche, 3 ocak 1889’da torino’da, via carlo alberto’daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. sonra, ismi muhtemelen giuseppe carlo ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. sağlam yapılı ve gür bıyıklı nietzsche birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. olaya şahit olan diğerleri, nietzsche’yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir nietzsche. ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek “mutter, ich bin dumm!” (“anne, ne aptalım!”) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir… atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz…

sonrasında yaşanan 6 gün içindir;

tanrı vazgeçti yerle bir edişten, o sarılışın hatırına bilinmez bir zamana erteledi kıyameti. atın ve filozofun insanlıkta birleşip eşitlendikleri o anın ihtişamıyla torino atı, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. tattığı “o an” ruhunu öyle yükseltti ki, tüm diğer canlıların ve insanların ulaşamayacağı, yeme-içme, yük, kırbaç, ne varsa yeryüzünde payına düşen, hepsinden çekildi. baba ve kızı da ortak ettiği tükenişe, hiç kıpırdamadan, birlikte yol aldılar. sonsuz döngünün, sonsuz rüzgârla süpürüp durduğu yeryüzü, yalnızlık ve suskuya kesildi. hızla azalmanın, yüklerinden kurtulmanın hafiflemiş deliliğiyle, durdular öylece. baba uzandı yatağına, ölü beniz ve dehşet gözleriyle tavana baktı, kız pencere önünde donmuş bir bakışla oturdu, çatıdan bir kiremit düştü, rüzgâr bir daha kükredi, küçük dünyaları biraz daha kuraklaştı bu bekleyişle. yağını reddedip yanmayan fitil, tıkırtılarına sus düşen tahtakuruları, bir gecede kuruyan basit hayatlarının kaynağı su kuyusu ve her defasında kuyuya atılan kova, her güne iki tanesi düşen patatesler bile hissetti sürüklendikleri zifiri hiçliği. “neden her şey böyle oluyor baba?” bu çöl ne zaman reva görüldü bize, ve tüm o ağır damlalarımızı nerede kuruttuk? toptan bir tövbe temizler mi boğulan ruhumuzu?

halâ o an’ı düşünen, anlayan ve tüyleri ürperen birinin varlığını bilmek, en ümitsiz anda hayata olan inancı tazeliyor, yeniden doğmuş duygusu yaşatıyor insana. bu anlamda, bu filmle béla tarr, büyüklüğünü, yeteneğini, -hiç şüphesiz- büyük sanatçılığını yeniden, hayranlıkla hatırlatmış oldu. tarr, son sözünü fırtınaya karışmış keskin bir ıslık gibi içimizi delip geçen bu ağıtla söyledi. tam da ona yakışan bir son söz, insanın hayatı boyunca sadece bir kaç kez şahit olabileceği bir başyapıt ve çok derin bir seslenişle. kalbe işleyen, anlamlı bir sessizlikle…

*tagore

melankoli

“gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor. 
köpeklerin bakışlarında birer keman tadı. 
avcılar ve kuşlar avdan dönüyor. 
zaten her yanda hüzün görülür 
uzakta çocuklar kayıyorsa, 
kızaklar tahtadan yapılmışsa, 
kar dinmişse,avdan dönüyorsa avcılar, 
insan anlamışsa ansızın, başladığını 
gökyüzünün, ayaklarının ucunda.” 

bir kış günü bruegel’in avcıları geri dönerken, elleri boş köpekleri yorgun, karlara bata çıka. gökten siyah kuş ölüleri yağmaya başladı. biri gördü bunu, bir kadın, kara smokinli erkekleri, düğün telaşıyla sevimsiz kadınları, salonda toplanmış kendini beklerken gördü. gezegenin bembeyaz gelinliğine çöken dayanılmaz mavi çekiminin melankolisine kaptırdı kendini. gecenin gelini olduğunu unuttu. damadı unuttu. dallarıyla birlikte yürüdü, ayaklarıyla köklerini sökerek koştu önce, kaçmanın imkânsızlığını, yorgunluk saçlarına sinince ve gözlerine, anladı, kabullendi, bekledi sessizce. hiç olamadığı kadar sakin, ölmenin de tatlı bir şey olduğuna inandı huzurla. umutsuzluğun serinliği doldu kanına. nefesini bıraktı… diğeri elbette yavrusunu alıp kaçmak istedi. girecek tek bir delik bulamadı koskoca yeryüzünde. sarıldı kucağındakine. sihirli mabedi çattı çocuk, biraz ağaçla. kadın her şeyi anladığında başlamıştı rüzgâr, çatısız korunak, başlarında dönen ölü kuşlar, parmak uçlarına ulaşan ölüm uğultusu… ağıt bitti, dünya bitti, abraham simsiyah kaslarının parlaklığıyla yere serildi…

lars von trier’in “melancholia”sı için sayıklama… yazısı şurada.

şiir: ülkü tamer

dekalog6



“-beni neden gözlüyorsun?
-çünkü seni seviyorum.
-peki ne istiyorsun?
-bilmiyorum.
-beni öpmek ister misin?
-hayır.
-belki sevişmek istersin?
-hayır.
-öyleyse ne istiyorsun?
-hiçbir şey.”

aşk ne kadar sade aslında. aynı anda ihtişamlı… her sabah aynı saatte kapının önüne konan süt şişeleri, postacının adresi eliyle koymuş gibi bulması, hoşlandığı kadından kahve sözü alan genç adamın yüzündeki gülümseme, kirazın etinde kıpırdanan kurt gibi. “mavi”deki evsiz adamın flütünden yayılan müzik, yaşlı kadının o şişeyi cam kumbarasına hiçbir zaman uzanıp atamaması, calvino öyküsündeki,  her sabah aynı saatte gece vardiyasından dönen arturo massolari’nin bazı sabahlar, sevgili karısı elide’i elinde kahve, çalar saatten önce öperek uyandırması gibi. birinin çekip gitmesi, bir kapının sertçe çarpması, diğerinin gidip yemek yapması, radyoda cohen çalar gibi. “evlerin saat beş olma hali” gibi. bir bardak su gibi, bir dilim ekmek, berk’in şiirinden geçen ırmak, ırmağın yolunu kesip dizkapaklarının altından devam eden keçiyolu gibi. zweig, ölmeye yattığında, onu sonsuz uykuya yalnız göndermeyen lotte’nin, başını sevdiğinin omzuna koyup gözlerini kapaması gibi. perdeleri çekip karanlıkta oturmak, zile basmayıp kapıyı yumruklamak, ipte asılı unutulmuş çamaşırlar, “verso el cielo”nun müziğinde dante’nin sesini duymak gibi. yağmurda ıslanmak, çıplak ayak toprağa basmak gibi. pazar çadırları gibi. birine tüm gücünle tokat atmak, tomek’in bileklerinde kanayan ince çelik çizgi, gölgeli bir yolda yürümek, çalı çırpıyla ateş yakmak gibi. üşümek, ısınmak, yumruğunu bütün acı ve öfkenle duvara sürterek ilerlemek, her gün, yine yeniden yepyeni yenilmek gibi. kirlenmek, günahın dibine batmak, asma köprüyle, gürül gürül akan bir nehri geçmek, çok eski bir sevgilinin öfkeli selamı, dağ başı sessizliği, otel odası kasvetinde aynada kendini seyretmek gibi. reçel yapmak gibi. baudelaire’in geçip giden bulutları gibi. uçurum gibi. ondan nefret ettiğinizi sanan birini için için sevmek, gidip dönmemek, akşam yemeği, bin yıldır güneşin altında büyüyen bir asmanın sıcak üzüm salkımları, deniz gibi deniz, martılar gibi. bütün bir yılın eylül’le aklanması, nietzche’nin o ata sarılıp ağlaması, duvardaki kan lekesi, prens mishkin gibi. kieslowski on emir’den soyunup yalın kalp seslendiğinde orada olmak, en inanmadığın an kaderin gözüne görünüvermesi, magda’nın bilmeyen kalbine “aşk”ı indirmek gibi…

b.b.

 

 

 

sevdiğim,
söylüyor bensiz olamayacağını

bu yüzden
kendime dikkat ediyorum
yolda yürürken önüme bakıyorum
ve korkuyorum her yağmur damlasından
sanki beni ezecekmis gibi…

 

çeviri, turgay fişekçi
iyi şeyler, “sevgililer” s.10


beyaz değil mavi

 

 

sabah işe gelirken, binanın hemen önündeki bahçede bulduğu avuç içi kadar kar suyu havuzunda yıkanan güvercine, “hey!” dedim, “üşüyeceksin!”. hiç oralı olmadı. kanatlarını özenle yıkamaya devam etti. ve “hadi ordan! sen gir hadi o beton kafese, ne karışıyorsun bana!” dediğini duydum sanki. dediyse de haklı tabii… ben her zaman ciddi bulmuşumdur güvercinleri. o da öyle görünüyordu zaten. çekindim, başımı öne eğip uzaklaştım.

güzeldi de çok, acızık beyazları vardı ve neredeyse chagall tabloları kadar da maviydi…

not: fotoğraf makinem yanımda değildi maalesef. resim şuradan.


Post Navigation

%d blogcu bunu beğendi: