aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

Archive for the category “şiir”

elegy

-biliyorsun andrei,
bu gece senin için bir şiir yazdım. şimdi onu okumak istiyorum,

bir ev nedir?
belki bir paltodur, belki de
yağmur yağdığında bir şemsiye.
şişelerle, bezlerle
tahta ördekler,
perdeler ve yelpazelerle dolu.
buradan hiç ayrılmak istemiyorsun,
demek ki,
içine giren herkes için
ev bir kafestir.
senin gibi karları izleyen
bir kuş için bile…

-çok iyi, ama aşırı üzücü…

“nosthalgia” için italya’ya gelen tarkovsky’nin, italyan şair tonino guerra ile sohbetinden…
moscow elegy, aleksandr sokurov.

requem

 

 

 

bozkırda yaz akşamları seni seyrederdi
seni seyrederdi ormanda gürbüz sabah
ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış
ağır, kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı
bekarların kaburgalarına gümleyen karanlık
isterik kokusu beyaz dantelaların
seni seyrederdi
sen diriyken sana bakmak
başlı ve sonlu bir uğraştı sanki.

gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler
gövden aklın gibi engebeli ve dakikti
sokaklarda kavga çıkardı senin yüzünden
sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı
ejderlerle çarpışırdı bey çocukları
müminler müşriklerle savaşırdı.
toprak ve yağmur savaşırlardı
anahtar ve kilit
birbirlerine girerdi ekmekle bulutlar
kan ve su
nadirle zenit.

ısıtırdın salkımları bağlar bozulunca
tohumların bilgisine hısımdın
beyninde yelkenlerini açarak
serinlerdi kısır kadınlar
sen diriyken
sepetlerine çiçek doldurup insanlar
peşinden gelirlerdi
sürevenler peşinden yürürdü endazelerin
mekikler otlakların yörüngesindeydi
ayıklardı insanların rüyalarını
yaktıkları tütsü, okudukları yasin.

sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attılar sana
sonradan görme tombul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni
tepeden tırnağa fermuarladı.

akşam gezmesine çıkan emekliler bile
duygusuzca silkeledi üzerlerinden
senin gözyaşlarını

bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taçyapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.


i. özel, “üç frenk havası”nın üçüncüsü.

film: zerkalo, tarkovsky.


zarif




“tanıyınca bir hoş oldu yaşamak

ben ancak böyle çoğalırdım
seninle.”



“evrenin kütüphanecisi” borges’in; “cenneti kitaplık şeklinde düşleyen ben” dediği gibi, çocukken, evin salonunun bir duvarını baştan sona kaplayan o kütüphane de benim cennetimdi. en üstteki rafta, yetişsem bile çocuk ellerimle kavrayamayacağımı ve ağırlığını tahmin ettiğim, kalın, parlak ve gösterişli ciltli kitaplar ve kur’an dururdu. onlara karşı saygılı bir uzaklığa razı olmuştum. benim derdim daha çok, onun altındaki raflardı… kütüphanenin sahipleri, – sağolsunlar- dünyaya sadece durdukları yerden değil, çok geniş bir gökyüzünden bakıp, her biriyle okyanusa çevirdikleri bir sonsuzlukla, cömertçe  sundular kitaplarını…


bir zamanlar, yine buralarda böyle anlattığım o kitaplıktan iki resim hatırlarım. ama nedense mutlaka ikisini birlikte ve iyiki de öyle. siyah-beyaz, kitap kapaklarını hiç unutamadığım, sakallı, hüzünlü ama illâ güzel bakan, çocuk halime sevgi, tuhaf bir bağlılık ve sükunet veren iki adam yüzü. bu iki silüeti daha sonraları kafamda ve kalbimde netleştirdikçe, adlarını bilmekten, tanımaktan, okumaktan onur duyduğum iki güzel adam. biri oğuz atay, diğeri cahit zarifoğlu… 7 haziran. zarif adamın tüm inceliği ve derinliğiyle çekip gittiği gün…


“…aklımdan çıkmıyorsun dedim
başka türlüsünü yorgunum anlatmaya
telefonlar yan hücrede çalışıyor
bense kurşunî bir dere
ağaçlar hayvanlar bile kaygılı
onu bir mersedesten indirdi kalçasına kadar açılarak
yapayaşlı bir rum kadın
herşeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı
haydi koşayım diyorum belki dağılır
koşuyorum
sancağımda kendi rüzgarımla ölgün kıpırtılar
hayır daha sevgili daha sevimli değil
ne başka bir gün ne başka bir zaman

çok geçmeyecek aradan
şöyle diyeceğim:


bulutlar açmadı
mavi gök orda mı ? ”



biliş

ve hemen gidemedim
ve artık gidemedim
ve sonra hiç gidemedim
kurtuluş’ta son durakta bir tramvay ölüsü
sanki ben
öylece kalakaldım
hepimiz kalakaldık
elimizde tetiği çekilmeyen
namlusu yönsüz bir tabanca gibi
e. cansever

"tek kelime söylemeyin, siz kelimeler!"

insan ayrılırken
fırlatmalı şapkasını denize
içinde yaz boyu topladığı
deniz kabukları
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda,
kurduğu sofrayı sevgilisine
devirmeli denize
bardağında kalan şarabı dökmeli
ekmeğini balıklara vermeli
ve denize bir damla kan katmalı
bıçağını dalgalara saplamalı
ve salmalı sulara ayakkabılarını
yürek, çapa ve haç
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda!
döner gelir sonra.
ne zaman?
sorma.
ingeborg bachmann
***
gözüm bir sevgilinin cinselliğine teşne:
öyle bakışıyoruz
karanlık sözler ediyoruz birbirimize
haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi
uyuyoruz şarap gibi midye kabuğunda
bir deniz gibi ayın kanlı ışığında.
penceredeyiz sarmaş dolaş
kendimizi seyrediyoruz sokaktan:
vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
artık çiçek açma zamanıdır taşın
yüreğinse tedirginlik zamanı.
zamanıdır, zamanı gelmenin.
artık zamanıdır.
paul celan
bachmann çeviri; b. necatigil
celan çeviri; s. eryaşar

karşılaşma

donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla şafakta
kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde

ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan
içimizden biri eliyle gösterdi bize

aradan çok zaman geçti. artık ikisi de sağ değil
ne tavşan, ne de tavşanı eliyle gösteren adam

ah sevgilim, nerdeler, nereye gidiyorlar
elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının hışırtısı
çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum.

czeslaw milosz
çev; cevat çapan


 
resim; e. munch 
train smoke

eski bir takvim için şiirler

evlerin saat beş olma hali
ben yorgunum anlamaktan
bir duvar, bir tebeşir gibi yazmaktan yazılmaktan.


ve akşam
alanların caddelerin bana biraz fazla geldiği
üstümü başımı bilmediğim bir akşam
ne yapsam
alkollere gitsem. giderim alkollere bir mektup gibi
alkollerden gelirim bir mektup gibi
bellidir sırtımdaki kan lekesinden ve puldan.


yağar ki sokaklarda bir uzun yağmur
ıslanırım ıslanırım anlamam
sanki nedir bir yağmurun güzel olması
sahi bir yağmurun güzel olması
yağarken kendine severek bakmasından.

(…)

edip cansever

süreya.

“ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene.”

Post Navigation

%d blogcu bunu beğendi: