aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

Archive for the category “izlek”

yaz sıcağı, savaş filmleri, ve hepimizin payına yetecek kadar utanç.

 

 

bu yaz böyle geçiyor, her zamankinden daha sıcak. mendile dökülen kirazlar gibi, dağınık. mecburi işlere gösterilen zorlama dikkat, asgari eforla günü kurtarma çabası, kısacık akşamının hızla geçişine engel olamama telaşı, sabaha hangisinde uyanacağını bilmeden en serin bulduğun odada sızıp kalmalar, klimanın hain soğuğuna nefretin giderek büyümesi ve işte sıcaktan şikayet edip durmalar… film seyretmek, sıcağın kahve içmeme engel olamaması gibi, ilaç gibi bir şey benim için. bu sıralar, ard arda savaş filmleri seyrettik. yaz filmi, yaz kitabı, yaz şarkısı, hatta bu yıl duyup pek garipsediğim, “yaz kafası” gibi hallerden, tanımlardan hiç hoşlanmadığım ve böyle bir derdim olmadığı için, sorun yok. zaten, yaz geldi diye savaşlar ne duruyor, ne de yavaşlıyor…

savaşın sıcak görüntüleriyle değil, daha derin acılarıyla yüzleştiren filmlerdi bunlar. istvan szabo’nun, mephisto ve taking sides’ı; bergman’ın, shame’i… sonra, gecenin sonunda uzanınca, güvenle yatağında uyuyabilmeyi düşündüm hep. bunun çoğu zaman kıymetini bilemediğimiz, nasıl bir şans ve güzellik olduğunu, ama aynı zamanda huzursuz utancını hissederek… “sanırım şöyle oluyor” diye düşündüm sonra; dünyanın herhangi bir noktasında bir masumun kanı dökülüyor; kaldırıma, dağa/taşa, katırların sırtına, bir sınır çizgisine, çimlere, nehre, tren raylarına, ormanın en kuytu çalı dibine, şehrin en kalabalık meydanına veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz bir başka yere… (öyle ya, başka hiçbir canlının elinden gelmeyecek, hatta kendi aklının hayal gücünün bile yetmeyeceği kadar çeşitli zulüm ve ölüm şekilleri icat edebilir insan.) sonra o yerde kapkara, lanetli bir leke oluşuyor, gittikçe büyüyen, karanlıklaşan bir gölge, “iyi/güzel” hiçbir şeyin yakalayamayacağı kadar hızla büyüyor ve kirli bir savaş başlıyor. sonra, kirlenmedik yeryüzü parçası kalmıyor.
mephisto
 
“soluktur dostum tüm kuramlar 
yalnız yeşildir yaşamın altın ağacı”
“mephisto” filmi, yakaladığı ün ve yükseliş, nazi partisiyle aynı zamana rastlayan yetenekli bir aktörü anlatır. ülkesinin karanlık tünele girişi, sahnede sergilediği mephisto performansıyla ironik paralellikte bir yükseliş yakalarken, asıl adını bile tamamen unutturan kalıcı bir maskeye dönüşür. seçimini ülkesinde kalmak olarak kullanan henrik höfgen, başarı ve alkışın zirvesinde, politik ve insani yerini belirleme noktasında bir karar alır. yaptığı seçim nettir; yaşayacaktır. durduğu yerde tek bir iyicil yan bulamaz insan, zira “devrimci tiyatro”dan, işçilerin tiyatro izleme hakkından, eşitlikten, özgürlükten bahseden höfgen, gücün tarafında durmayı tercih etmiş, şeytanla anlaşmıştır… ona “mephisto” diye seslenen başbakan dostu, parlak gösteriler, alkışlar, övgüler, herkesin hayran olduğu sanatçı bir eş ve güzel bir malikanede rahat bir, “yaşamak”… “mephisto” maskesinin altına gizlediği kendisiyle kavgasını, sadece, szabo’nun bin yıllık kavgayı unutulmaz bir sinema eserine dönüştüren ustalığı ve klaus maria brandauer’in hayran bırakan oyunculuğuyla, kameranın, karakterin en yalnız anlarında yüzünde durup yakaladığı ifade ve monologlarda görürüz… sahnedeki ölümsüz, tanrısal karakter, maskesiz nadir anlarda, korkak, hırslarına yenilmiş, ezilmiş ruhuyla debelenen zavallılığıyla yakalanır. final;  kollarını, bacaklarını, aklını, ruhunu, kalbini yöneten görünmez ipler, kör edici parlaklıkta spot ışıkları olarak üstüne düştüğünde ancak uyanır ve acıyla haykırır; “benden ne istiyorlar? ben sadece bir aktörüm!”
ödüllü ve gösterişli bir filmden beklenmeyecek kadar derin bir film, mephisto. ama ard arda iki geceyi verdiğimiz szabo’nun, bahsetmek istediğim asıl filmi; taking sides. zamanının en büyük, seçkin ve ama çok tartışmalı orkestra şefi furtwangler’i anlatan, sade, sakin, faşizmin iktidarını bir yandan sanatın kendisini de kullanarak nasıl yaygınlaştırıp, büyüttüğüne dair diğer film…
taking sides
 
 “nasıl bir dünya istiyorsunuz binbaşı? nasıl bir dünya yaratacaksınız?
tek gerçeğin materyalizm olduğuna sahiden inanıyor musunuz? eğer öyle düşünüyorsanız elinizde sadece pislik kalacak. gecelerinizi dolduran karanlıktan da daha kötü kokan bir pislik!”

berlin opera binası, şef wilhelm furtwangler yönetiminde bethooven’in 5. senfonisi ve binayı hedef alan ilk bombalar altında müthiş bir konser. konserden sonra, şefi karşılayan alman generalin; “bu savaştan ve bombardımandan uzaklaşın. bir süre yurt dışına çıkın. evet, yorgun görünüyorsunuz, bu ışıkta bile.” tavsiyesini furtwangler reddediyor; “ülkemden ayrılmayacağım”…

 her yer yanmış, yıkılmış. almanya üzerinde kesif bir duman ve ölüm kokusu tüterken, bir amerikalı subay, nazilere destek vermekle suçlanan furtwangler’i sorgulamakla görevlendirilir. ve emrine iki genç yardımcı verilir, ailesi nazilerce öldürülmüş bir yahudi genç, diğeri, nazilerle kahramanca savaşıp idam edilmiş bir komutanın kızı. amerikalı subay, ülkesinin karakteristik tavrına tam da uyan, dünyanın her hangi bir yerinde yaşanmış savaşı ve zulmü uzaktan, okyanusun ötesinden izleyip, her şey bitince gelip üstüne kahramanlık sözleri söyleme küstahlığında, atıp tutan, toplama kamplarının korkunç görüntülerini izleyerek motive olan, ödünç nefretini körükleyerek gitgide saldırganlaşan subayla, acıyı tam da ateşin ortasında yaşamış iki genç yardımcısının insanca bakışı ve furtwangler’in sağlam duruşu arasında gidip gelirken, szabo’nun, yargılamayan, seyirciye empati kurduran, olgun üslubuyla etkileyici bir film, “taraf turmak”. amerikalı subayın furtwangler’ı sorgulama şekli, aslında dinlerken hak verdiğimiz bazı sözlerine rağmen, o kadar kötü niyetli, sonucu çoktan planlanmış ve acımasızdır ki, subayın yardımıyla görevli alman kız emmi dayanamaz, gözyaşları içinde; “gestapo tarafından sorgulanmıştım, tıpkı sizin onu sorguladığınız gibiydi” diye isyan eder.
szabo, sorgulamada; “onlar toplama kamplarında orkestralar kurdular. beethoven ve wagner çaldılar! neden kaldınız? neden onlar için çaldınız?” diyen,  amerikalı subaya en çok cesaret ve güç veren gerçek görüntülerle bitirir filmi. ve bu görüntüleri izlerken, susup, sadece kararı bize, seyircisine bırakır.
hitler’in doğum günü konseri. 9. senfoni bütün ihtişamıyla yorumlanıyor. furtwangler’in, ancak toplama kampından sağ çıkabilen biri kadar iskelete dönmüş bedeni, sararmış yüzü, goebbels’le tokalaşmak için eğildiğinde kopuverecek kuru bir dalı gibi düşen boynu, yüzündeki, gülümsemeye benzetmeye çalıştığı acı ama dik, onurlu ifade, nazi lideriyle tokalaştığı elini sıkıntılı sıkıntılı silip, iki elinde dolaştırdığı buruşuk mendil… tüm bunlar, bu gerçek görüntülerdeki vücut dili, furtwangler’e öfkeyle başlayan hikayeyi, derin bir sessizlikle bitirmemize neden oluyor…
her zaman kolay mıdır taraf tutmak? başımıza böyle bir felaket geldiğinde durduğumuz yer, kelimelerimizle mangalda kül bırakmadığımız kadar net kalabilir mi? insan ölülerinin kepçelerle çukurlara atıldığı, kollar, bacaklar ve kafaların gözümüzle yerli yerine koyamadığımız, birleştirmeye çalıştıkça dağıldığı, ordan oraya fırladığı kareler ve içimizdeki sancı, boğulmuşluk, bulantı hissiyle gözlerimizi kapattığımız zamanın içinde yaşayıp, can korkusuna kapılan birini suçlamak her zaman o kadar kolay mı? furtwangler’i, sorgulamasına şahit olarak katılanların dediği gibi; “nazilerden nefret eder”ken, “pek çok yahudi ve muhalifi kurtarmak için çabalarken”, ömür boyu taşıyacağı bir utanca düşüren, yaşama değil ölüme hizmet eden bir iktidar, bir zihniyet. ya uzlaşacak ya da öleceksin. veya sorgu subayının ülkesine kaçıp, uzaktan seyredeceksin. yaşamayı seçenlerin temiz kalması neredeyse imkansız. ruhların yanık kokusu etinkinden geri kalmayacak kadar iç bayıcı… yaşamak bir utanca mahcubiyete dönüşürken, karanlıktan onurlu çıkmak hiç kolay değil. bazen, hiçbir şey, sözlerdeki, ve asıl; kendimize söz verdiğimizdeki kadar kolay değil.
ve, “utanç” 

 
“bir uçak geldi ve gülleri yaktı. korkunç değildi, çünkü çok güzeldi. yanan güllerin sudaki yansımalarına bakıyordum. kollarımda bir bebek vardı. bizim kızımız… dudaklarını yanağımda hissediyordum. bütün bunlar boyunca birisinin bana söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum… ama unutmuştum.”
tüm bunların üzerine, tam da bu film, şahane bir seçimdi. savaştan kaçan müzisyen bir çift üzerinden, yine savaşı anlatan onca filmin en sade ve çarpıcı özü olmalı “skammen”. genişleyen karanlık kirli lekesiyle savaşın, sığınılan uzak bir adaya bile ulaşıp, temiz kalmaya çalışan insanları nasıl kirlettiğini, bir tavuktan bile ürken bir adamı, günahsız insanları acımasızca öldürebilecek bir ölüm makinesine dönüştürebileceğini, ve dünyanın en masum güzelliğini simgeleyebilecek bir kadını bile utanç içine düşürebileceğini anlatır bergman. yeryüzünün her hangi bir yerindeki savaşın verdiği duyguyu; cesetle kaplanmış nehirde, kancalarla yol açıp ilerleyen sandalın içindeki insanların ruh halinden daha iyi hiçbir görüntü anlatamazdı. her savaşın sonunda, hepimizin payına düşen, tüm diğer acıları bile bastırabilecek kadar güçlü tek bir duygu kalıyor. utanç…
Reklamlar

hsiau, kiraz çiçekleri, ve yolları kesişen filmler üzerine…



japonlar, kiraz ağacı figürünü severler. önce çiçek açar ve sonra çiçekler
yerlere dökülür. hayatın da böyle olduğuna inanırlar.
meiji döneminde, bir kadın kendini çağlayandan atarak intihar etmiş. hayattan bıktığı ya da
yaşama arzusunu kaybettiği için değil. sadece gençliğini yitirmeyi kabullenememiş; “bir kez elden gidince, hiçbir şeyin anlamı yok. neden biz de kiraz çiçeklerini taklit edip en güzel ânımızda daldan düşmeyelim? rüzgarda sürüklenerek”… bıraktığı bu not, meiji döneminde bütün genç insanlara ilham kaynağı olmuş. kahramanlık ruhu ve idealizm dönemi. çiçekler oraya buraya savruluyorlar. ben de onları izleyeceğim…*

hayatımın en güzel kışıydı. belli ki “kış” kısmı bitti. uzun gecelerini yaza taşımak mümkün olmadığına göre, payımıza bahar ve kiraz çiçekleri giyinmiş ağaçların güzelliğini seyretmek düşüyor artık. yine de, bir süre daha, şu geçip giden uzun kış geceleri bahsine dönersek; seyrettiğim pek çok filmin adı geliyor dilimin ucuna. aklımda hiç kalmamışlar da var tabii, unutmaya çalıştıklarım bile vardır hatta. aslında bu seyir serüvenine yön veren bir durumdu, büyük yönetmen angelopoulos’un ölümü. beklenmeyen bu kötü haberle, burada size bazılarından bahsettiğim filmlerini izlemeye devam eden olağan seyir, birden çok gerilere gidip, unutulmuş dememeliyim ama pek de bilinmeyen ilk dönem filmlerine döndüğümüz bir seyir sürecine dönüştü. yunanistan’ın yakın tarihiyle, sonraları ümidini tamamen keseceği siyasi geçmişin fonunda hayatın tam içinden geçen, şiirsel, epik hikayeler anlattığı; “meres tou ’36“, ” o thiaos“, “oi kynigoi“, “o megalexandros” gibi filmlerini seyretme şansını yakaladığım bir zaman… ve tam da bu filmleri izlerken, yolları kesişen bir başka yönetmenin filmleri de bir başka kapı açtı önümde. zaten böyle değil midir? ipin ucundan tutarsınız, çıktıkça gördüğünüz manzara güzelleşir, derinleşir, bakış alanınız genişledikçe hevesiniz, heyecanınız artar. böyle bir şey olmalı… bahsedeceğim diğeri, adı angelopoulos filmleri arasındaki sohbetimizde geçip, güzel bir ahenkle filmleri kesişen tayvan’lı yönetmen; hou hsiau-hsien.

bazı yönetmenler ve filmleri, sinema denen gürültülü dünyanın, hatta bırakın sinemayı, yaşadığımız şu; onu tanımlayabileceğimiz tüm kelimelerimizi içimizi burkarak tüketen, ağzımıza tıkayan dünyanın, ölümcül duyarsızlığına, kaba-saba derisi kalınlaşmış yüzüne, hoyrat insan ormanına, genel geçer tavrına, hâline, duruşuna çıkarılmış bir karış dil gibidir. hsiau da, bu çok nadir ve değerli insanlardan biri. sezgisel bir derinlikle, tam da kalbinin açısına ayarlayıp ruh verdiği, bu ruhu kendi gözlerinden seyircisine incelikle üflediği kamerasını derviş tevazusu ile sadece bel hizasında kullanır hsiou, ev içlerinde; yaşayanların mahremiyetini gözler önüne sermekten çekinen loş bir ışık kullanır. filmlerindeki karakterleri kahraman yapmaz hsiou, olaylara yorumunu minimuma indirip seyirciye sadece gözlemlerini sunan,  sakin ve tertemiz bir dil bu…

a city of sadness“da, işgal ve savaş yıllarında darmadağın olmuş lin ailesinin çocukları, her şeye rağmen bitmeyen umutlar, doğan bebekler, yaşam savaşının en acımasız anında, çete kavgalarında, yeraltı zindanlarında, susturulan veya zorla konuşturulurken bile kirlenmeyen insanların, mütevazi ve onurlu duruşlarını, seyirciyi yormadan, heyecanına öfkesine kurban etmeden, sakin ve huzurlu, geceleyin kâğıt fenerlerin solgun ışığında, zarif  adımlarıyla gösterişsiz şölen sofraları kuran küçük kadınların, tıpır tıpır ayak sesleri gibi anlatır.

angelopoulos’la aralarındaki ruh/dil yakınlığı, “the puppetmasters” ve “the travelling players“da hikâye olarak da çok benzer. ülkeleri, sanatları, bedenleri işgal altındayken, yine de umutlarını karartmadan, her şey bitip kendiyle baş başa kaldığında utanmamak derdinde bir grup kuklacıyı anlatır hsiou. “kumpanya”daki oyuncuların evlerinden çok uzaklarda, her gittikleri yere yabancı bir gariplikle, karşılarına çıkan zorbalara rağmen, her hangi bir gün oyuna gider gibi cesur, başları dik, sanki sonu ölümle bitecek kadar uzun turne yürüyüşleri de aynıdır… senaryosu ellerine önceden tutuşturulmuş oyunların, başlarına silah dayanıp çıktıkları sahnesinde; ölüme, işkenceye göğüs geren, zulüm dolu ülkelerine bir parça aydınlık getirme çabasına tanık oluruz. yine aynı dil, geniş bir çayırda yürür gibi sakin, yavaş, öfkesini yenmiş bir olgunlukla, şairin; “dönünce bütün gövdesiyle döndü“** mısrasında anlattığı çok uzaklardan gelen bir ışığı, kadrajındaki erdemle birleştirir hsiou…

nisan’a gelirsek; ki geldik. güzeldir, bilirsiniz… bahara çoktan fit olmuş kalbimizin nisan uçlarından tutup yazın sıcacık eşiğinden geri dönülemeyecek kadar ileri fırlatır insanı. şehrin hüznünden içeri sızıp, betonların arasından bile aşıp, çiçekli dallarını ulaştırır…

*a city of sadness
**i. özel, “bir yusuf masalı”

the turin horse

sessizlik, kendi kirlerini süpürüp yürüyünce, fırtına olur…*

friedrich nietzsche, 3 ocak 1889’da torino’da, via carlo alberto’daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. sonra, ismi muhtemelen giuseppe carlo ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. sağlam yapılı ve gür bıyıklı nietzsche birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. olaya şahit olan diğerleri, nietzsche’yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir nietzsche. ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek “mutter, ich bin dumm!” (“anne, ne aptalım!”) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir… atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz…

sonrasında yaşanan 6 gün içindir;

tanrı vazgeçti yerle bir edişten, o sarılışın hatırına bilinmez bir zamana erteledi kıyameti. atın ve filozofun insanlıkta birleşip eşitlendikleri o anın ihtişamıyla torino atı, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. tattığı “o an” ruhunu öyle yükseltti ki, tüm diğer canlıların ve insanların ulaşamayacağı, yeme-içme, yük, kırbaç, ne varsa yeryüzünde payına düşen, hepsinden çekildi. baba ve kızı da ortak ettiği tükenişe, hiç kıpırdamadan, birlikte yol aldılar. sonsuz döngünün, sonsuz rüzgârla süpürüp durduğu yeryüzü, yalnızlık ve suskuya kesildi. hızla azalmanın, yüklerinden kurtulmanın hafiflemiş deliliğiyle, durdular öylece. baba uzandı yatağına, ölü beniz ve dehşet gözleriyle tavana baktı, kız pencere önünde donmuş bir bakışla oturdu, çatıdan bir kiremit düştü, rüzgâr bir daha kükredi, küçük dünyaları biraz daha kuraklaştı bu bekleyişle. yağını reddedip yanmayan fitil, tıkırtılarına sus düşen tahtakuruları, bir gecede kuruyan basit hayatlarının kaynağı su kuyusu ve her defasında kuyuya atılan kova, her güne iki tanesi düşen patatesler bile hissetti sürüklendikleri zifiri hiçliği. “neden her şey böyle oluyor baba?” bu çöl ne zaman reva görüldü bize, ve tüm o ağır damlalarımızı nerede kuruttuk? toptan bir tövbe temizler mi boğulan ruhumuzu?

halâ o an’ı düşünen, anlayan ve tüyleri ürperen birinin varlığını bilmek, en ümitsiz anda hayata olan inancı tazeliyor, yeniden doğmuş duygusu yaşatıyor insana. bu anlamda, bu filmle béla tarr, büyüklüğünü, yeteneğini, -hiç şüphesiz- büyük sanatçılığını yeniden, hayranlıkla hatırlatmış oldu. tarr, son sözünü fırtınaya karışmış keskin bir ıslık gibi içimizi delip geçen bu ağıtla söyledi. tam da ona yakışan bir son söz, insanın hayatı boyunca sadece bir kaç kez şahit olabileceği bir başyapıt ve çok derin bir seslenişle. kalbe işleyen, anlamlı bir sessizlikle…

*tagore

elegy

-biliyorsun andrei,
bu gece senin için bir şiir yazdım. şimdi onu okumak istiyorum,

bir ev nedir?
belki bir paltodur, belki de
yağmur yağdığında bir şemsiye.
şişelerle, bezlerle
tahta ördekler,
perdeler ve yelpazelerle dolu.
buradan hiç ayrılmak istemiyorsun,
demek ki,
içine giren herkes için
ev bir kafestir.
senin gibi karları izleyen
bir kuş için bile…

-çok iyi, ama aşırı üzücü…

“nosthalgia” için italya’ya gelen tarkovsky’nin, italyan şair tonino guerra ile sohbetinden…
moscow elegy, aleksandr sokurov.

tambien la lluvia

“bu sahneyi ben yazmadım, bunlar yaşandı, hepsi gerçek!”

genç yönetmen sebastian, yerli kadınların, bebeklerini köpeklere parçalatan istilacılardan kurtarmak için kendi elleriyle nehirde boğmak zorunda kaldıkları sahneyi çekerken, kadınlardan bebeklerini suya sokmak istemeyen itirazlar yükselince, “bebekleri suya sadece bellerine kadar sokacaksınız, sonrasında ellerinize oyuncak bebekler vereceğiz, endişelenmenize gerek yok” der, defalarca. ama kadınları ikna edemez ve insanın içini yakan bir isyanla “bu sahneyi ben yazmadım, bunlar yaşandı, gerçek. göstermek ve çekmek zorundayız!” diye haykırır…

icíar bollaín’in “tambien la lluvia” filmini aylar önce izledik. şimdi türkiye’de vizyona giriş haberlerini okuyunca aklıma geldi de, blogda adı geçsin istedim. filmi seyretmeye karar verdiğimiz an çok cazip gelmişti diye hatırlıyorum. zira ispanyolca bir filmdi, (ki bilmediğim bu dili sadece dinlemek bile benim için büyük zevk. belki film izleyerek öğrenebilirim ispanyolca’yı:) oyuncularından biri dünyanın en tatlı şeylerinden, gael garcia bernal’di:) diğeri, aranoa’nın muhteşem filmi “güneşli pazartesiler”in suskun, derin, aşık, etkileyici karakteri jose’yi canlandıran luis tosar ve heyecanlanmam için ilk anda oldukça geçerli nedenlerdi bunlar. ayrıca bollaín’in aktrisliği bir yana yönetmenlikteki kısa ama sağlam filmografisi de iyi bir referans tabii. film vizyona “yağmuru bile” adıyla girmiş, ben türkçe’ye “yağmur da” şeklinde çevirmekten hoşlandım. güzel bir senaryo, çok zor bir kurguya rağmen, her iki dünyanın, gerçek ve sinemasal bağlarını ince, ustaca yorumlayan yönetmen ve oyuncuları beğendim.

marco polo’nun, yani “beyaz adam”ın kıtaya ayak basışını, tarihin yazdığı gibi değil de, gerçek yüzüyle anlatmak, istilâyı ve yerli halkın katledişini konu alan bir film çekmek isteyen ekip, nispeten ucuz bir çekim planıyla bolivya’ya gider. cennet gibi bolivya ormanları ve fonda harika müziklerle yol alıp şehre ulaştıklarında, yorucu ama keyifli bir çekime başlamak için ilk yapmaları gereken, yoksul ve işsiz yerli halkın oluşturduğu, saatlerdir yakıcı güneş altında uzayan kuyruktan oyuncu seçmektir. köle pazarından işlerine yarayacak olanları seçtiklerinde aralarında daniel’de vardır. daniel, fakir, emekçi yerli halkın, küresel şirketlerin vahşi ve haksız istilalarına, tecavüzlerine karşı çıkan, direnen, dahası “anlamıyorsunuz değil mi? su hayattır!” diyerek, su için verdikleri onurlu savaşı, direnişi örgütleyen bir yerlidir ve bu yüzden çekim boyunca, olayların bir şekilde içinde kalıp, farklı düşüncelerine de şahit olduğumuz ekibe zor anlar yaşatır. bolivya hükümeti’nin yerli halkın suyunu çok uluslu bir şirkete satışının ardından başlayan şiddetli direniş ve ayaklanma, satışın iptaliyle, daniel ve arkadaşlarının savaşı kazanmasıyla biterken, film tarihe gidiş-dönüşleriyle, 500 yıl öncesinden günümüze, gittikçe azgınlaşarak büyüyen sömürü düzenine bir isyan çığlığı gibi…

filmde bolivya halkının doğaya ve suya sahip çıkışını, zor şartlara rağmen gurur verici, göz yaşartıcı direnişini izlerken, bizdeki, su kaynaklarımıza göz diken HES adı altındaki karanlık güç birliğine karşı son zamanlarda gittikçe büyüyen ve bir kısmı şimdilik başarıyla sonuç veren protesto ve direniş aklımdaydı hep…

alex



karanlık tarihinin haritasını odasının duvarında gizler alex. ilk aşk, ilk öpücük, ilk hırsızlık, ilk cinayet…

alex’i sık sık sayıklarım. dolayısıyla leos carax’ı. biri “en sevdiğin film kahramanı” diye sorsa “alex” derim heyecanla, ve film, yine “boy meets girl”. bilen bilir bu bazen aşırıya kaçan ilgimi… sık sık da düşünürüm, konuşmak isterim hakkında, ama bir yandan da kıskanırım, herkes tanımasın isterim alex’i. böyle, sıkıntılı değil ama, evet takıntılı bir bağlanış bu… defalarca izlediğim filme dair detayları da sık sık unuturum. belki yeniden izlemem için hafızamın bana oynadığı bir oyundur bu. bilmem ki… filmden kopuk kopuk sahneler hayal ederim, durup dururken. evini terk eden o yabancı kadının, çocuğuyla seine kıyısında arabasını durdurup ressam adamın tablolarını nehre öfkeyle fırlatırken düşürdüğü fularını eğilir alır alex, karanlık nehre bakar. veya o karanlık apartman aralığında sevgilisi ve eski arkadaşına ait sesleri duyduğunda yüzünde dolaşan acı omuzlarını düşürürken, yüzündeki garip çizgiler daha da belirginleşir. ya da mirelle’nin, sevgilisiyle dış kapıdaki diafon dialogunu dinlerken yukarıdaki sese tutulup kalışını unutamam hiç, ve asıl, mirelle ile geçirdiği o tek gece, -sanki hayatı boyunca ilk kez- yüzünde dolaşan huzur gölgelerini…

paris sokaklarını hep ayrıksı, huzursuz, hastalıklı, çelişkili adımlarla dolaşıp durur alex. insanların çok yakınından, arasından geçer. varlığı, birden uçup gidiverecek bir gölge gibidir. birazdan karanlık dehlizlerde yok olacak bir yeraltı adamı gibi… dostoyevski karakterlerine benzer alex. en çok da, “ben tek başınayım, onlar hep birlikte” diyen “yeraltı adamı”na. içindeki kanlı çatışmaya rağmen, hayatında garip bir düzen vardır. zor şartlara rağmen giyimine dikkat eder. gömlekleri ütülü ve temizdir. günün modasına uygun ceketler giyer. yeraltı adamının nevsky’e çıkarken, -meselâ o subaya haddini bildirmek için- kendine kaliteli ve pahalı deriden şapka, eldivenler ve kunduz kürkü yaka alması gibi… bu, kabullenilmiş, dayatılan sosyal ilişki şeklinden farklı gelse de, sımsıkı, sapasağlam bir iletişim isteğidir aslında. ikiyüzlülük, sahteliğe alınmış gardıyla, sevgi hastalığına tutulmuş gibidir alex… kaçmaz aslında, aksine “herkes” tarafından çirkin ve kaba görülmekten korkmaz, yozlaşmış sevgi gösterilerinin üstüne üstüne gider cesurca. gece yarısı kafede o çok uzun boylu kadının gözlerinde zerre kadar sevgi görebilmek için ayak uçlarında yükselip, en son şans, içtiği kahvenin parasını ödeyip kuru bir teşekkürle karşılandığında da, sağlam, sendelemeden ve gerçek sevgiye inancını yitirmeden taşır ıssızlığını. öyle yakıştırır ki kendine…

blind

 

 

” -o görüyor. bir tek o…”

uzun boyu, içinde göz kamaştırıcı bir beyazlık saklayan pelerini, her zaman kaçar gibi hızlı adımlarıyla aktı ruben’e, saçları, elleri, yeryüzünde hiçbir şeye şefkat göstermezken, sadece kitapları uzun uzun okşayabilen elleriyle. ve sesi, kraliçenin etine batırdığı cam kırığından akıp kadere damlayan bembeyaz bir kaç damla kan telvesi gibi sesiyle… marie, iyi bilirsin, aynalar göstermez, saklar çirkinlikleri… eğer gören, aşka tutsak gözlerse…

blind, hollandalı yönetmen tamar van den dop’un 2007 yapımı, albinolu bir kadınla, kör bir gencin aşkını anlatan şiirsel filmi. bir masal… filme ilham olansa, en sevdiğim masaldır, andersen’in “kar kraliçesi”, ve “belki de hikâye bittiğinde, şimdikinden daha çok şey bileceğiz” diye başlar, devamını zaten bilirsiniz. filmin sonunda van den dop’un masala yolladığı etkileyici selâmla aşka dair bildiğiniz, hiç bilmediğiniz veya unuttuğunuz ne varsa aklınıza, kalbinize düşüyor. izlerken, sanırım üç yerinde ağladım. hatta tuhaftır müthiş sevindim buna, insanı ağlatacak filmlere her zaman rastlanmıyor değil mi… yine de beni bu kadar derinden etkileyen bir filmden bahsetmezdim, kimseler bilmesin veya daha doğrusu benden bilmesin der susardım da, ama bugün, tam da “blind”i sayıklayabileceğim özel bir gün…

” aşkım, her şeyim… bu mektubu okurken, dünyanın ne kadar güzel olduğunu görüyor olacaksın. ellerinde aşkı hissettiğim ana dek, kendimi asla böyle güzel hissetmemiştim. aşkım… ellerinle, dinleyerek ara beni. bu büyük aşkı yaşadığım için çok mutluyum. saf aşkı. gerçek aşk kördür. sonsuza dek…

marie.”

 

 

le chant des mariées

gözlerini aynı anda açıp aynı avludan baktılar dünyaya. hiç ayrılmadılar. evlilik provaları yaptıkları bembeyaz oyunlarındaki gibi yeryüzünün en temiz, en derin dostluğu sardı iliklerini. başka türlüsünü bilmezlerdi zaten. kendilerine bile söyleyemediklerini birbirlerinin kulağına fısıldadılar. bedenleri büyüdükçe, yılanlar peydahlandı aralarında, erkek öpüşleriyle gezinen, saçlarında, kollarında, bacaklarında. terli, kaygan, kinli ve iştahlı… myriam’dan nour’a, ondan yine diğerine, tüylerini ürperterek ayırdılar ikisini. halbuki ruhları hep o taş avlunun demir örülü pencerelerinden birbirlerine aktı durmaksızın. nour, myriam’ın öğrettiği harflerle okudu kutsal kitabı ilk kez, babası, şaşkın, “oku!” dedi. emretti. okudukça sanki yeniden myriam’a kavuştu nour. kalbi sevinçle vurarak koştu, “bak!” dedi sevdiği adama, “kitap myriam’ı sevmemi söylüyor aslında, sen saklamış olsan da…”

uzun bir papatya çayı molası oldu bu. epey gecikmeli de olsa yine burada mutlaka anmayı istediğim bir film var. yalnız, insan bir filmden bahsedecekse, sıcağı sıcağına olmalı, bunu bu defa çok iyi farkettim. hele de finalinde gözyaşlarınızı tutamadığınız bir filmse, kurumadan, hemen, sayıklaya sayıklaya yazmaya koşmalı… karin albou’dan diğer filmi “little jerusalem”le bahsetmiştim… karin’in bu filmi ise son zamanlarda seyrettiğim en derin, en etkileyici film…

tunuslu yahudi myriam ve müslüman nour’un hayatlarının en çalkantılı yıllarından bir kesit, alman işgali ve bombardıman altında genç kızlığa, aşka, evliliğe ve pek tanımadıkları erkek dünyasına adım atışları… filmden daha fazla bahsetmek istemem. ama karin albou, bundan sonra zevkle, heyecanla takip edeceğim bir yönetmen, kesinlikle… karin’in anlatışında bir şey var, bir samimiyet, sahip çıkış, kaygı ve hassasiyetlerini seyircisini örselemeden, kullanmadan, şefkatli bir ortaya döküş… zaten aktris olarak filmin içinde, ama sadece bu değil, sanki kendini anlatıyor yine ve yine böyle netameli, sancılı bu yeryüzü kesitinde hiçbir tarafta durmuyor karin. tam da insanî bir noktadan bakıyor. bunu seviyorum. bana dünyaya dair güzel şeyler hatırlatıyor…

la petite jérusalem

“paramparça olduğunun farkında değilsin…”

laura, paris’in banliyölerinden birinde kendi sürgün “küçük kudüs”üne sığınmış, felsefe okumasından endişeli, dinine geleneklerine sonuna kadar bağlı ailesi ile birlikte yaşar. aşka inanmaz laura, aşkı sadece bilir. bir yanılsamadır aşk. hayatı kanunlar ve alışkanlıklar şekillendirir ve birinin bu kanunlara itaat etmesi gerekir. kant, nasıl her gün aynı saatte o yolda yürüyüşe çıkıyorsa, laura da akşam yürüyüşlerine çıkar… her gün aynı saatte… ve onlardan birinde kant’ın sadece tek bir gün -o da büyük devrimde posta arabasını karşılamak için- yolunu değiştirmesi gibi, tüm hayatını değiştiren bir adamla karşılaşır. gizemli bir adamdır ve çok güzel, bambaşka bakar laura’ya. sırf onu görebilmek, konuşabilmek için felsefe dersine gelen eric’in dediği gibi “bildiklerinin aslında inandıkları olmadığını” o gece anlar laura…

“büyülendin laura… çok değiştin. artık felsefe çalışmıyorsun. yürüyüşe bile çıkmıyorsun…”


ve teslim oldu laura…  “senin kölenim. güzel bir gününün tadına varabilir miyim?” diye soran djamel’e bıraktı kendini… avucunun içinde sıkıp durduğu musa’nın elini tüm tılsımıyla birlikte fırlatıp attı… “ölümün öbür tarafına geçtin mi? nasıl bir şeydi diğer taraf?” aşk da böyle değil mi zaten laura… çizginin ölüm tarafına birlikte geçip kaybolmak değil mi… bir tutam saç düştü ikisinin de önüne, eğildiler, yarayı ilk laura gördü, sevdi, kendi yarası gibi dokunmak istedi. elini şiddetle tuttu djamel, direndi laura, sağaltmanın imkansızlığını bile bile uzandı… izin vermedi djamel… o derin yarayı, yaşlı, yalnız, çekilmez ve sonsuz bir çizgi gibi çekti aralarına…

pa negre

 

 

” -ispinozu görüyor musun andreu? ispinozlar kuşlar arasındaki en ürkek cinstir, hep kaçmak isterler. kafesi küçük çubuklardan yapılmış olmazsa gagasını ve kanatlarını mahveder… bendeki de aynı hastalık… anlıyor musun? kuşlar özgür olmak ve uçmak ister andreu. tıpkı melekler gibi onların da sınırları yoktur. onları kafeste tutabiliriz ama karakterlerini değiştiremeyiz…”

 

 

babası, elini kalbine koyup, başı dik, gözleri ışıl ışıl gülümseyerek ideallerinden bahseden muhteşem babası, o karanlık faşistlerin nefret ettiği kahraman babası, sahip oldukları tek şeyi yoksulluğa satınca, “bir kuş katiline” dönüştü katalonyalı çocuk… halbuki ne her gün içinden geçtiği, akla hayale gelebilecek en korkunç ölüm sahnesine, günahkâr manastırlarına, eşcinsellerin cinsel organlarının bağlanıp koparıldığı infaz sahnelerine, benzerleriyle birlikte izole yaşayan, yiyeceğini paylaştığı hastalıklı genç adama, kuzeninin tehlikeli oyunlarına tanıklık ettiği o tekinsiz orman, ne annesi, ne savaştan yorgun çıkmış kalabalık ailesi, ne korku, ne baskı, ne “kara ekmek”le hayatta kalma çabası… hiçbiri söndürememişti gözlerindeki ışığı…

 

“les mentides dels grans crien petits monstres”

 

hævnen

 

 

-ona vurduysan o da sana vuracak, bunun sonu gelmez. anlamıyor musun christian? savaşlar böyle başlar.
-yeterince sert vurursan başlamaz. bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun baba.

 


haftasonu iki heyecan verici film izledim. tamam! şimdi sakin olup size de bahsetmek istiyorum. iki yeni film bu, ve izleyip bitene kadar da, meselâ şimdi bahsedeceğim filmin altın küre ve yabancı film oscar’ı filan aldığını bilmiyordum. gerçi bilsem ne değişirdi? sadece “oscar ödülü” almış filmlere olan önyargımla daha isteksiz başlardım filme, o kadar. her neyse, ikisi de son zamanlarda izlediğim en başarılı filmlerdi, hatta son dönemlerde çekilenlerin içinde bu kadar iyilerinin çıkmasına şaşırdım, sevindim…

iki farklı kıtada, tamamen farklı hayatların  içinde form ve beden değiştirmiş, ete kemiğe bürünmüş korku, kötülük ve şiddet üzerine çarpıcı bir film… danimarkalı yönetmen suzanna bier’in son filmi “haevnen”. yani “intikam”… öncelikle, çok sağlam bir hikâyesi var. ama bunu standart bir anlatım şekliyle değil, farklı, ustaca, cesur bir dille yapmış bier… haneke’nin “das weisse band”ından flashbackler yaşatıyor bazen, o kadar etkili, çarpıcı. ama asla yorucu değil… kullandığı nefis iskandinav ve afrika manzaraları ve müzikle, heyecan-gerilim arasında gidip gelirken, aynı anda tuhaf bir şekilde tansiyonu aşağı çekerek güçlü bir huzur duygusu yaşatıyor. oyuncuların performansı film boyunca izledikçe artan, gelişen, neredeyse istisnasız mükemmel, etkileyici.  bier, özelikle çocuklarda ve en çok da ölüm acısını zamansız tatmış ve bu acının üstesinden intikam duygusuyla gelmeye çalışan christian’da harikalar yaratmış…

 

 

kötülük… şiddet… ne zaman nereden geleceğini bazen öngörerek, bazen hiç kestiremeden, yaşar, seyreder, katlanır, korkar, cesur davranır, direnir, isyan eder, bağırır, çığlık atar, savaş ve emek verir, gözyaşı döker, bazen sadece susar, yüzünüzü çevirir gider, ama asla kanıksamamaya çabalarsınız. filmin en çarpıcı sahnelerinden biridir; baba çocuklarının gözleri önünde “kötü adam”dan tokat yer, aşağılanır… burada çocukların yaşadığı hayal kırıklığını sico’nun “bisiklet hırsızları” filminde oğul bruno’nunkine benzettim. utanç ve öfkeyle karışık büyük bir hayal kırıklığı, derin bir üzüntü… babanın, çocuklara iyi örnek olabilmek için, üstelik “pısırık”lıkla suçlanmayı göze alarak, karşılık vermeden çekip gitmeyi başarması çok anlamlı ve değerliydi. zira aynı adam, o kadar güçlü ve hayranlık vericiydi ki, kendisine yapılan kötülüğe karşılıksız kalabilirken, daha biraz önce dr. kimliğiyle yaşatmaya çalışıp başaramadığı kadın için söylenen kötü sözlere tahammül edemeyip, çok şiddetli, ölümcül bir tepki verdi… bu epeydir izlemediğim kadar etkileyici, soluğumu tuttuğum ve sinemanın tüm bilimsel, sosyal vs. yaklaşımlardan sıyrılan görsel-işitsel gücüne iman ettiren bir sahneydi.

filmin tek eleştireceğim yönü bier’in son 20 dakikada garip bir şekilde “mutlu son” telaşına kapılmış olması. yalnız tamamının başarısına bakınca bu durumu kolaylıkla yok sayabilirim. ama, zaten son 20 dakikalık “o kadar kusur kadı kızında da bulunur” bölüm olmasaymış bu bir “başyapıta dönüşür”müş… bu zamanda bu kadarına sevinip tadını çıkarmayı bilmek lazım. bildik de…

 

na putu

 

 

-kız çok şirin. saçlarımı kısacık kestirmek istedim.
-hayır, lütfen kestirme şahane saçlarını…

 

 

bosna’ya dair her şey hüzünlü, güzeldir böyle… luna ve amar gibi… bayram günü, ailenin arkada kalanlarla ve gözleri yaşlı, yorgun, sızısı kanayıp duran bir sevinçle söylediği o çok eski bosna şarkısı, “hayatını aşka adayan ve bir öpücük için ölen” adamdan bahsediyordu… dinleseniz, tam orada, bosna’da, yanıbaşınızda sevgiliyle, minicik bir pencereden seyretmek isterdiniz dünyayı. yağmurlu olurdu büyük ihtimalle ve çok yeşil…


 

yakınlarda ama epeyce “diğer taraf”ta, bahrija, nehir gibi gürül gürül akan sesiyle söylediği o şarkıda diyordu ki,

“kalp her şeyi görür, bilir
tomurcuklar belirdiğinde…
çiçekler koku salar
yerlere düştüğünde,
yağmurlar yıkar bosna’yı
rengârenk bahçemi…”


battle in heaven

 

 

gökyüzünde bir yerdeymiş kadar grimsi/mavi odada, bir adam öylece durur. ifadesiz, dimdik, kaskatı durur ayakta… sonra yavaş yavaş aşağı iner kadraj, gencecik bir kız görmeye başlarsınız, diz çökmüştür adamın önünde, gözleri kapalıdır. açar sonra, kocaman açar gözlerini, yaşlar boşalır… ve savaş başlar… “cennette savaş.” çirkinle güzelin, gençle yaşlının, siyahla beyazın, iyi ve kötünün, güçlüyle zayıfın, akıllı ve aptalın, günahla sevabın savaşı…

ve son… her şey aynıdır. bu hikâye nasıl başladıysa aynı renkte ve aynı mekânda, aynı adam ve kadının aynı eylemiyle biter… yalnız büyük bir farkla; bu defa gülümserler… zira ikisi de bir başka şekilde ölüdür artık…


 

bir kaç akşam önce, meksikalı yönetmen carlos reygadas’ın, bugüne kadar “sessiz ışık”tan sonra izlediğim ikinci filmi, orjinal adıyla “batalla al en cielo”yu izledim. filmi anlatmayacağım elbette, zaten hikâyeyi anlatmak 2-3 satırlık bir şeyken, önemli olan hâli deneyimlemektir. veya reygadas’ın filmografisinden, hayatından, ayakkabı numarasından filan da bahsetmeyeceğim. hele sinema tekniğinden filan hiç… ama bu konular için sadece, kamera ve sahne kaydırışlarının etkileyiciliğini, karakterlerinin yüzlerindeki ruh detaylarını tasvir ediş, aktarış ustalığını, en kritik zamanlarda kullandığı, filmin durağan havasını aniden heyecana çeviren müzikler izlenmeye değerdi diyebilirim. benim ilgimi çeken ve heyecanlanmama neden olan tamamen başka bir şeydir aslında. bu bir benzetiş, bir yakınlık, duygudaşlık, yoldaşlık, hoşuma giden bir metafor hatta… reygadas fimlerini, beş asır önce yaşamış bruegel’in tablolarına benzetiyorum ben. sade bir gerçeklikle, net ve çirkin yüzler yaratır ikisi de, ve onların arka planında insanlığa dair her türlü yerleşmiş tabu, korku, güç gösterisi akar. bruegel, yaşadığı karanlık çağın ve rönensans’ın değer verdiği her ne varsa nasıl alay etmiş, ve kralların sarayları için gösterişli tablolar çizmek yerine gidip taşra resimleri, sakatlar, dilenciler, fahişeler çizmek istemişse, reygadas da benzer bir protest duruşla, meselâ holywood’un genel  geçer değer yargılarına, parıltısına inat, bir generalin ayak işlerini yapan “çirkin”, sıkıntılı, beden dili hayli ağır, sıkıcı, soğuk, basit bir adamı filmin ana karakteri yapar. marcos, her sabah o birliğin göndere bayrak çekip-indirme, marşlar ve postal sesleri arasındaki askeri törenleri arasında işine gidip gelirken, reygadas’ın yaptığı içinizdeki tüm anti-militarist duyguları harekete geçirmektir. veya generalin kızı güzel ana ile sevişirken yaşattığı, sahnenin tüm cüretkârlığına rağmen zıtlıklarla yarattığı anti-pornografik propagandadır… marcos, günahlarının altında ezilirken, o “son gün” hacılar arasında, kızgın güneşte, diz kapaklarının üstünde ilerlerken, insanlık tarihi kadar eski o kadim ve ağır sızıyı çok keskin hissedersiniz…

 

 

diyeceğim şu ki, sanatçının iktidarın ya(kı)nında durması, hayatta en çok midemi bulandıran şeydir. eserleri aracılığıyla, bu anlamdaki net ve karşıt tavrını hissettiğim, hayran olduğum bruegel’i, yaşayan ve daha pek çok filmini bekleyeceğim reygadas’la asırlar sonrasında birlikte anmak çok hoşuma gitti…

 

filmler birikiyor. halbuki izlediklerime karşılık buraya aldığım notlar o kadar az ki. olsun. ben hiç şikayetçi değilim. hayatımın en güzel günleri/geceleri bunlar…

la notte



“bu sabah uyandığımda sen hâlâ uykudaydın. usul usul nefes alışına kulak verdim. dağınık saçlarının arasından gözlerini gördüğümde içimi derin bir hüzün kapladı. seni uyandırmak için haykırmak istedim, ne var ki, çok derin uykulardaydın. loş ışıkta canlılıkla parıldayan tenin… öylesine sıcak, öylesine güzeldi ki, onu öpmek istedim… ama seni uyandırmaktan korkuyordum. seni, kollarımda yeniden uyanık olarak görmekten korkuyordum. onun yerine, kimsenin benden alamayacağı, sadece bana ait olacak bir şeyi istiyordum: sonsuza dek bende kalacak imajını… yüzünde çok daha güzel ve etkileyici şeylerin yansımalarını gördüm. başka bir boyutta seni ve tüm yaşantımı gördüm. seninle geçireceğim tüm yıllarımı ve hatta sensiz geçen geçmişimi bile… bundan daha mucizevî bir şey olamazdı: bir ömür boyu benim olduğunu ilk kez olarak hissedebilmiştim. bu gece sonsuza dek sürüp gidecekti. seni düşünerek, seni arzulayarak, sıcaklığını hissederek…. o an seni ne çok sevdiğimin farkına vardım, lidia. içimde kabaran duygularla gözlerim doldu. bunun hiç bitmemesini… bir ömür böyle sürmesini arzuladım. sadece yakın olmayacak, ayrıca birbirimize ait olacaktık. bu şekilde olursak bizi hiçbir şey ayıramazdı. tek korkulacak şey, ilgisizliğin alışkanlık haline gelmesiydi. sonra yüzünde bir gülümsemeyle uyandın, bana sarıldın, beni öptün… ve o an korkumun yersiz olduğunu anladım. zamanın ve alışkanlıkların etkilerinden sakınıp, sonsuza dek hep böyle kalacaktık.”


epey gecedir, izleyemediğim filmleri bir yana terkedip, antonioni’ye kaçıyorum. aklım fikrim onda ve yeniden izlemeye çalıştığım şahane üçlemesi; “la notte”, “l’eclisse” ve “l’avventura” da. insan bir antonioni filminin seyrini bir ömre yaymalı bence. bir ilham gibi gelmeli “seyretmek”. büyük bir yönetmen o, evet en iyilerinden biri. ve seyircisinden dikkat, samimiyet, bağlılık istiyor. eğer bulamazsa, film içinde öyle bir oyun oynuyor ki, hemen az önce izlediğiniz, gözlerinin içine baktığınız bir oyuncuyu kaybediveriyor meselâ. panik oluyorsunuz. pişmanlık duyup filme yeniden bir yerden tutunmaya çalıştıkça kayboluyor ve pes ediyorsunuz. bunu defalarca yaşadım, ordan biliyorum. tam her şey sade ve kolay akıyor derken, çok yavaş, yaprak bile kıpırdamayan bir sıkıntı dalgasına atıyor insanı ve aslında uzaklardan seyreden o oluyor sanki… antonioni, onun filmini izlemeyi hak etmenizi istiyor…



şehir tüm renkleri silinmiş, sevimsiz bir grilikte ve bunu bir gökdelenin dış asansöründe inip çıkarak seyrediyorsunuz. trafik ve kargaşayla metalikleşmiş çirkin insan seslerinden, aynı renksizlikteki bir hastane odasına uzanıyor kadraj. morfin yüklenmiş bir gülümsemeyle ziyaretine gelen dostlarını kucaklayan adam, içinize acı bir sıcaklık veriyor, ki bu sıcaklığa filmin sonuna kadar ihtiyaç duyacak seyirci. ölmek üzere olan adamın yanından ayrılan çift, buz gibi, görünmeyen duvarlarla örülü, bakışların ulaşamadan çarpıp kırılıp-döküldüğü hayatlarına dönüyorlar, hastane kapısından… ve kadınlar… antonioni kadınları… hüzünlü, tedirgin, tutkulu, aşık, zeki, uzak, boyasız-cilasız, sade elbiseleri içinde, çok güzeller…

gece…
ve karanlığın sonu…

bütün gece, sevimsiz, kirli bir ağrı gibi üstüne çöken suratlara, yapmacık veda gülümsemeleri uydurmaya çalıştı lidia. yorgun ve üstelik en derininden hüzünlüydü… bu yüzden belki o ruhsuz kalabalığa veda edip uzaklaşırlarken bu kadar hevesli adımlar attı… yürüdükçe sanki çürümek üzere olan bedenlerini derin ve temiz nefes alışlarla dirilttiler. uzaklaştıkça, birbirlerine yaklaştılar. en çok da adam, artık hatırlayamayacağı kadar uzun bir zaman sonra ilk kez sevdiği kadını hissetti, ilk defa keşfeder gibi heyecanlandı… ağaçlarla çevrili o çayırlık, ömür törpüsü duvarlarını yıktıkları sessiz bir şölen yeri oldu. konuşmayı ve sadece birbirleri için cümleler kurmayı hatırladılar. kaçtıkları yerden üstlerine yapışan o lanetten kurtulur gibi, uzaklaştıkça dilleri çözüldü. “seni seviyorum” dedi giovanni. “lidia, gel bunu bir yola koyalım. emin olduğumuz şeye tutunalım. seni halâ sevdiğime eminim.” toprağa oturdular. yan yana. birbirlerini seyrettiler. giovanni cebinden mektubu çıkardı, okudular. lidia, aşka yeniden çiçeklendi. kemiklerine kadar dokunan o eski aşka… ruhlarını soyup birbirlerine teslim ettiler… yeniden…


shaking tokyo!




çocukluk arkadaşım y’nin babaannesi tam 8 yıl boyunca hiç dışarı çıkmadı. kendisini insanların arasına geri döndürmek için verilen tüm çabaları susarak ve yüzünü çevirerek reddetti. çocuklarının, torunlarının özel günleri, yakınlarının cenaze törenleri de dahil… bu elini ayağını çekmişlik, çocuk halimi çok etkilerdi. gizemden doğan bir merak değildi hissettiğim, bu, onu herkesten farklı kılan şeyi başarmasına duyduğum derin saygıydı… y ile oyun oynarken, veya evlerinin önünden geçerken her defasında pencerelere bakmaktan kendimi alamazdım. perdeler daima sımsıkı kapalı olurdu ve yıllar içinde gölgesini bile görmek mümkün olmadı. sonra, 8 yıl sonra, y ile genç kızlığa adım attığımız yıllara rastlayan zamanlarda, birden bire, abartılı bir neşeyle, sanki onca yıldır hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıktı. ilk çıkış anını düşünmek heyecan verici geldi bu defa… şimdi onu herkes yapan, dışarı iten neydi. hangi iç sarsıntı, bu defa onu “normal”e döndürdü. gözleri kamaştı mutlaka ve sokaklarda yeniden yürürken kimbilir nasıl şaşırdı adımları…



leos carax peşinde koşarken, “tokyo”nun üçüncü filmi “tokyo sallanıyor”a takılıp kaldım. adını hiç duymadığım, iyi ki genç ve daha pek çok film çekecek bir yönetmenden (joon bo-hong) baştan çıkarıcı bir tokyo hikâyesi. 10 yıldır evden çıkmayan, “hikikomori” adamın insanlarla tek iletişimi, siparişler için kullandığı telefon ve kapıya gelen, ama asla göz teması kurmadığı pizzacılar… pencereleri sımsıkı kapalı loş bir ev, daha on yıllarca dışarı çıkmamaya göre hesaplanmış malzemelerle dolu raflar, dünyayla arasına milimetrik bir özenle örüp yükselttiği pizza kutuları ve hepsini okuduğunu söylediği binlerce kitaptan oluşan bir duvar… tüm bunlar, o cumartesi günü pizza getiren kızın gözlerine baktığı an yıkılıp, paramparça oldu… bu bir depremdi. adama, “bana neler oluyor?” dedirten büyük bir deprem. onca yıl sonra o kapının eşiğinden çıkıp, gözleri kamaşarak kıza doğru koşarken, bu defa doğanın ancak bir başka tür depremle, kendisine benzeyenleri, olmalarını istediği yere, sokağa, diğerlerinin arasına nasıl attığını şaşkınlık ve korkuyla seyretti…

woman in the dunes

 

 

 

 

“-kumun neresi güzel,
sorundan başka bir şey
değil.
-satılabiliyor.”

adam, artık kimselerin geçmediği bir çölde yürürken, uçsuz bucaksız, deniz görmemiş bir sahilin karanlığında tökezledi. nadir bulunan bir böcek gibi, diri diri, o kum mezarına yuvarlandı… saçları kum içindeyken ve gözlerine, kulaklarına dolarken, kabusa tutundu tırnaklarıyla. sonra sımsıkı sarıldı, gözlerinden kum süzülen bir kadına… hayali ip merdivenler kurup kaçarken, her defasında kumlardan kadının dizlerinin dibine düştü…


kobo abe’nin “kumlardaki kadın” romanından hiroshi teshigahara tarafından sinemaya uyarlanan filmi izledim geçenlerde. 1964 tarihli film, tamamen soğuk ve uzak dururken üst üste izlediğim uzak doğu filmlerinin en etkileyicilerinden biriydi. nedense bahsetmekte en çok zorlandığım da bu oldu. kobo abe, ünlü romanı için, japonya’da çöl ve kum tepeleri olmadığını hatırlatan bir gazeteciye; “anlattığım kum, bizim kendi kafamızda” demişti, yönetmen bu söze baştan sona sadık kalmış belli ki. kum dağları gibi üstümüze abanan sistemden, korkularımızdan, üstüne de bir kadının, üstelik de doğu toplumundaki yalnız bir kadının katmerlenmiş trajedisinden, baştan sona kafkavari bir tedirginlik ve çarpıcılıkta bahsetmiş. o adam, daha önce görülmemiş, adını koyarak ün ve para kazanacağı kum böceğinin peşinde gittiği o köyde kaybolduğunda, sık sık, “benimle oynamayın, aylak bir adam değilim ben. ben kayıtlı bir vatandaşım” diye haykırıyordu. halbuki şehirde “kayıtlı bir vatandaş”ken de sadece bir kum böceği olduğunu, ellerinin, ayaklarının altından büyük bir kayganlık ve güvenilmezlikle akan kumlara tırmanmaya çalışırken çok geç anladı. “modern” yaşamında değer verdiği, ihtiyaç duyduğu her şeyi; belgeler, sözleşmeler, kredi kartları, kimlik kartları, tapular, faturalar, bonservisler, beyannamelerin kum dağlarının arasından damla damla biriktirip altın suyu gibi gözleri parlayarak ölçüp tarttığı bir kova denize dönüştü.


sistem kısaca şöyle işliyor; köylüler şehirdeki büyük inşaat şirketlerine kum satarlar, bunun için kum çukurlarının dibine ittikleri insanların, karşılığında su ve diğer hayati ihtiyaçlarını karşılamaları için, evlerine akan kumları sabahlara kadar kovalara doldurup yukarı yollamaları gerekir. kumun kabusa ama aynı anda yaşamsal bir alışverişe dönüştüğü hayat… ve “kumları yaşamak için mi kürüyorsun, yoksa küremek için mi yaşıyorsun..?” şaşkınlığı ve isyanı ile önce direnen junpei, bir süre sonra çaresizliğe teslim olup kendini kum küreklerken buluyor. kumlarla savaşan o yalnız, kırılgan ama güçlü kadının yanıbaşında…



kumların o güzelim müzikle oradan oraya akışını, yön değiştirmesini, dalgalanıp, dökülülüşünü, ezilişini zevkle izledim. büyük bir yazar ve yönetmenin ortaklaşa yarattığı başyapıt “suna no onna”… film bittikten sonra bir süre, saçlarımın arasında, üstümde başımda kum taneleri  hissiyle öylece kaldım…

iyi ki…

L’arbre


dün gece garip bir film seyrettim. başlarken kararsız, çekingen ben, filmin sonunda, öyle hızla akıp gidişine şaşırdım. filmde kendini baba hisseden bir ağaç vardı. bildiğimiz ağaç… dalları, budakları, kökleri, yapraklarıyla, ama sarıp sarmalayan, okşayan, tokatlayan, kıskanan, öfkelenince bir rüzgâra, fırtınaya dönüşen, bazen dallarını, hatta gövdesini feda eden, şefkatiyle kaplayan bir ağaç. önce küçük kız farketti bunu. sekiz yaşındaki simone. annesine, kardeşlerine de anlattı. ispat etti. ağacın kollarında uyudu gecelerce…
bir şair izlese bu filmi, böyle tersten mi bakar gerçekten. sadece şairler mi böyle bakar hayata, insan bir ağacı “baba” yerine koyabilir, ama ağacın kendisini baba yerine koyduğunu düşünebilenler sadece şairler midir gerçekten? bilmem. öyledir belki… peki, evet öyledir…



yönetmen, ilk kez tanıştığım julie bertucelli. zaten ikinci filmiymiş. en kısa zamanda ilkini de izlemek istiyorum. daha önce mesela kieslowski ve iosseliani’ye asistanlık yapmış gürcü asıllı fransız bir yönetmen ve üslubu beni etkiledi. charlotte gainsbourg, izlemekten pek hoşlandığım bir oyuncu değil nedense. beni rahatsız eden bir soğukluğu vardır. ama performansı güzeldi, kocaman bir aşktan yarım ve yas içinde kalakalmış bir kadını, insanı sızlatarak canlandırmayı başarmış. ve çocuklar, başta simone olmak üzere hepsi harikaydı. onları, acıyı göğüsleyişlerindeki o tertemiz ve güçlü çabayı seyretmek heyecan vericiydi.

 

sazlıkta



genellikle siyahlar giyerdi. orta yaşlı bir kadın, kederli ve güzel. girmeyi kaldıramadığı odaların aksine kilitleyemediği bir yüreği, ölümün yok edemediği ışığı vardı, ve biriyle konuşmak, gözlerinin ta içine baka baka konuşma özlemi… nehir kıyısında oturup çevresinde neşeyle dans eden gençleri seyrederken, gözlerinde koyulaşan kederi gizleyen güzel bir gülümseme yayılırdı yüzüne… günün birinde yine nehir boyunca yürürken, kırlarda gezinen serseri bir genç adama rastladı. onunla konuşmak istedi, ağır bir özlemin yumuşacık şefkatiyle dokunmak belki… istediği sadece buydu…

eğir otu sazlıkta yetişir, şifalıdır ve onun bu ilaca ihtiyacı vardı. ama muhtaç olduğu bitkinin aynı zamanda bu kadar da acı olduğunu bilemezdi. ne olduysa sazlıkta oldu… eğir otu toplarken… yıllar sonra, yeniden…

kadın, uykudan ani bir titreyişle uyanır gibi fırladı nehirden. yağmur yağıyordu. sazlıktan elleriyle yol açarak hızla asfalt yola doğru koştu. ayakları çıplaktı ve yağmur daha da şiddetlenmişti. geçip giden pek çoğundan sonra duran o arabadan hızla içeri daldı. titreyerek. koltukta bulduğu bir şeye sarınıp, gözlerini kapattı…



epey zaman önce izledim bu filmi. sonunda pişmanlık duyacağım kadar “kötü bir film” değildi belki, ama andrezj wajda gibi dev bir yönetmenden beklentimin yüksekliğini -ki bu hakkımdır- göz önüne alırsak, hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. yalnız bir şey oldu, ben sonraki günlerde garip bir şekilde sık sık düşündüm filmi. wajda’nın “tatarak”ını. “üstünde durulmayacak bir film” deyip geçemedim. eğer bu film bir sinema kazası ise, wajda, şahane detaylara derinliğine inmeden dokunup geçişleri, seyircisinin sinema yetkinliğine güvenmemiş hissi veren monolog şeklindeki gereksiz, sıkıcı ve uzun anlatımları, filmi ince çizginin “kötü film” tarafına düşürüş şekli ile şaşırttı beni. yok eğer sanat filmi olarak “etiket”lenen bu tür filmlerin kendini kabul ettirmiş yönetmenlerinin zaman zaman yaptığı gibi tamamen içsel imgelerini sergiledikleri ve yeniliklerle kendi sınırlarını zorladıkları deneyler için seyircisini kobay olarak kullandıkları durum ise, kabulümdür. wajda bu, öyle ya kredisi büyük, yine denese yine gönüllü olurum:) 

filmde unutamadığım sahneler vardı. meselâ, uzun monologların geçtiği ve gereksiz bir şekilde konunun bir anlatıcıya havale edildiği iç mekanın havasına hayran kaldım. kadının sandalye veya yatağa oturup kalkışı, sigara içişi, siyah odanın penceresinden sızan ışığın dağılışı… bir diğeri ve bence filmin en güzel kısmı, kadının nehirden hızla çıkıp yola fırladığı, film içindeki filmin kurgudan gerçeğe ustaca geçiş anının estetiği… ve kadın oyuncu krystyna janda… vasat bir filmi akılda kalıcı, hatta benim için iz bırakan bir hale getiren unutulmaz performansına hayran kaldım…

Aşkın Sınırlarını Keşfetmek: "Boy Meets Girl"

Filmi izlememi ısrarla tavsiye eden Zeynep’e ithafen…


Aşk insanın hallerinden bir haldir ve bu dünyaya gelişindeki o saf, yalın haline doğru bir sıçrama imkânıdır. İnsanın yaşamında üç şey habersiz gelir: Doğum, ölüm ve aşk. Nasıl doğumla yeni bir âleme geliyorsak, ölümle de yepyeni bir âlemin kapısını aralıyoruz. İşte bu iki sessiz belirsizliğin arasında, insanı kayıtlı ve sınırlı olduğu yatay düzlemden aşkın olana doğru yükselten bir imkândır aşk. Aşk, tüm bağları yıkarak kendi bağlarını kurar. Acısı süreklidir, paylaşılamaz ve sürekli çoğaltır kendini. Aşk sırlardan bir sırdır, belki ‘Sırların Sırrı’ndan bir haberdir. ‘Al Aşkını ver Beni’ diyen, Sevgili karşısında, aşk uğruna kendi kişisel algısını sildiği için pişmandır ve ‘ben’ini geri istemektedir. Oysa aşktan önceki ben’in yerinde artık yeller esmektedir. Aşkla birlikte o ben gitmiş yerine yepyeni bir benlik gelmiştir.
Fransa’da yetişen kalburüstü yönetmenlerden birisi olan Leos Carax’ın henüz 24 yaşında çektiği “Boy Meets Girl” filmini izledikten sonra, Sadık Yalsızuçanlar’ın “Al Aşkını Ver Beni” kitabında geçen yukarıda cümleler aklıma geldi. Aşk sırrına ermek, o sırrı açmakla açmamak arasında verilen büyük mücadeleyle değişmek, dönüşmek ve olgunlaşmak insan olmanın yolunda köşe taşlarını oluşturuyor. Aşk ile her vuruş, vuruluş, saklanış ve her yeniden beliriş hayatın yapı taşlarını birbirine bağlayan harçlar haline geliyor. Her aşk bir çizik atıyor kalbimizin üstüne… Kanatıyor kalbimizi ve kayboluşa mahkûm ediyor. Sonunda o çiziklerin bir araya gelmesiyle beliren, hakikatin tüm ihtişam ve güzelliği oluyor. Matruşka gibi içimizden çıkan her yeni ben, bir öncekini daha yüksek bir kemal mertebesine taşırken, altta kalanı ilga etmek için büyük acılarla yüz yüze bırakıyor bizleri. Aşk acısı denen şey, kemalin yüzünü göstermesi ve o görünen yüzün güzelliğine henüz hazır olmayışımızdan kaynaklanıyor.
Aşk ve aşk ile yaralanmak, gece yarısı karanlığında amacı belirsiz yürüyüşleri aklıma getirir oldum olası. Sığınmak için gecenin karanlığını seçeriz. O karanlık, sırlarımıza gebedir; ama doğum yapmak için bir sonraki sırrın görünmesini bekler. Sırlarınızı açacak bir tek o vardır ve sığınarak, sırlarınızla birlikte kaybolmak istersiniz gece karanlığında. “Boy Meets Girl” filminin, o ilk dönem ekspresyonist sinemacılarının stilini andıran bir biçimle kameraya alınan Paris geceleri, bir ruh durumuyla paralellik oluşturuyor. Kaybolmuşluk; ama çölün ortasında bir damla suya hasret bir insan gibi, bu kaybolmuşluğun keşfedilmesini bekleyen bir ruh hali bu.
Kaybetmiş olmak, kaybolmuş olmak anlamına geliyor çoğu zaman. Ve her kayboluş bir yeniden bulunuşa gebe… Alex’in, gece yarısı amaçsızca karanlık Paris sokaklarında dolaşmasının sebebi, kaybolmuşluğuna bir ortak bulabilmek. Kendisi gibi kaybolmuş birisiyle beraberce kaybolmak! Mireille.  Bir başka kaybolmuş.
Alex, kendisine “al aşkını ver beni!” denilerek terk edilmiş birisidir aslında. Geri aldığı aşkını, gerçek sahibine verebilmenin susuzluğu ile kaybolmuştur gecenin karanlığında. Mireille de öyle! Aşk denen nesne, gerçek yerini buluncaya kadar mecazî nesnelerde dolaşır durur ya; Alex’in de, Mireille’nin de bekledikleri, aşklarını verebilecekleri gerçekliği bulmak olsa gerek. “Gecenin ilerlemiş bir çağında\Yatağımda onu aradım\ Onu, canımın sevgilisini aradım\ Kalkıp şehirde dolaşayım dedim\ Sokaklarda ve meydanlarda\ Ruhumun sevgilisini aradım\ Fakat bulamadım\ Şehrin bekçilerine rastladım\ Onu gördünüz mü, canımın sevdiğini diye sordum\ Onları geçince, onlardan öte gidince\ Buldum ruhumun sevgilisini\ Buldum onu ve tuttum\ Canımın sevdiğini tuttum ve bir daha asla bırakmadım\ Annemin evine, beni doğuran aziz kadının odasına götürünceye kadar.(Neşideler Neşidesi Bab3)
Wong Kar Wai’nin “In the Mood For Love – Aşk Zamanı” filmindekine benzer bir kavuşamama durumu var Carax’ın filminde. Yan yana gelmek bir düğün gecesi kadar huzurludur, iki sohbet etmek hayatta en fazla istenen şeydir; ama ötesine geçebilmek adeta yasaklanmış gibidir. Bir büyü vardır, tam o sınır bölgesinde duran ve öteye geçilince yerle yeksan olacakmış gibi olan! Alex ile Mireille’nin en yaralı oldukları andaki o “ilk buluşmaları” o yüzden çok değerlidir. Alex böyle “yan yana gelip” Mireille ile konuşmayı hayal bile edemiyordur daha önce. “Gençler konuşmayı unuttular” diyen sağır ve dilsiz yaşlı bir adamın verdiği cesarettir belki, Alex’in Mireille ile gece boyunca yan yana sessizliğini paylaşmasını sağlayan itici güç. Mireille’nin hayatın tam sınır noktasında Alex’in söylediklerini dinlerkenki hâli Aragon’un şiirini anımsatır: “Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim\İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi\Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri\Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri\Ve hemen can verdiler iri gözlerin için\Mutlu aşk yoktur.


Alex’in Mireille’ye, Mireille’nin Alex’e anlattıkları yaşadıkları değil, yaşamayı düşledikleridir aslında. Aldatılmışlıkları, kaybolmuşlukları ve bir yerlerde birisi tarafından bulunmayı çölde susuz kalmış bir insan kadar istemeleridir onları birbirlerine hiç olmadık zamanda bu derece yakınlaştıran. İkisi de yollarda yalnız dolaşmayı seviyorlardır ve yine aynı yolda yalnız dolaşacaklardır; yan yana ama yapayalnız!
Yine Yalsızuçanlar’ın “Al Aşkını Ver Beni!” kitabındaki bir pasaja kulak verelim: Sevişme coşkusu ölüm sarhoşluğu gibidir. Velinin sekr hali de böyledir. Tutkuların doruğuna ulaştığımızda, şiddetli bir hayal kırıklığı yaşar ve boşluğu tanırız. Nihil, yani boşluk, varlığın anlamlanmasında tek imkândır. Bu yüzden bütün heyecanlar, en yüksek kabarma anında sonsuzca derin bir boşluğa taşınır.” Alex ve Mireille’nin yaşadıkları, bu boşluk anıyla yüz yüze kalmaktır aslında. Gerçek âşık, bu boşluk hâliyle nasıl baş edebileceğini bilendir. Bilemeyenin yaşadığı Mireille’nin içine düştüğü o devasa boşluğu doldurmak için sığındıklarıdır. Her aşk, önceki aşkların geçiciliğini anlatırken, sürekli kalınacak barınağa ihtiyacın altını biraz daha kalın çizgilerle çizer. Geçiciliğin boğuculuğu ile kalıcılığa adım atmanın zorluğu arasında kalan insanların ruh hâlidir, Paris sokaklarında gece yarısı başıboş dolaşmanın diyeti. Her aşk, bir kez bir kez daha ölümle yüzleşmeye davetiyedir. Ölümle yüzleşmek, ölümün soğuk nefesini sıcak bir cennet kokusuna döndürmek, aşka hakiki yerini ararken, uğradığımız mecazî mekanların boşluğundan hakikate yol almayı bilmekle alakalıdır.
Aşk, bir vecd hâlidir. Vecd halinde bir sûfiye nasıl hakikat perde perde açılırsa, aşk da hakikat perdelerinin tek tek açıldığı bir vecd hâlidir. İnsanın ontolojik yükselmesinin en önemli itici gücü, “öteki” ile kurulacak sahici bir ilişkinin en büyük yaratıcısıdır aşk. Bu yüzden, âşık olan insan, sadece maşukunu değil, insanlığın tümünü sever. Artık nefs-i emmarede değildir çünkü âşık. Adeta nefs basamaklarını maşukunun kanatlarında bir bir aşıp yükselme makamındadır. Yükseldikçe söz ile anlatılabilecekler azalır, geriye hâl kalır. Alex ile Mireille’nin parti gecesindeki halleri gibi! Aşk, bir bilgenin dediği gibi harikulade bir çiçektir; ancak, o çiçeği korkunç bir uçurumun hemen kıyısından dermek gerçekten yürek ister. Yürekli olmaya cesaret edenin ödeyeceği bedel de büyük olur. Alex’in Mireille ile birlikte filmin sonunda ödediği bedel gibi! Cesaret karşılığı alacağınız hediye büyük! Ancak, bir daha dünyanın asla eski hâle gelmeyeceğini, “ben”in asla eski ben olmayacağını da bilmek gerek. “Al aşkını ver beni” dediğinizde, artık geriye geri alacağınız bir beninizin kalmayacağını bilmek gerek. “Boy Meets Girl”in finali bu bütünleşmenin, yani “beraberce ölümün” bir alegorisi gibi.
Âşık oldur kim kılar canın feda cananına\Meyl-i canan etmesin her kim kıymaz canına\Canını canana vermektir kemali aşkın\Vermeyen can itiraf etmek gerek noksanına
Bazı filmlerin sinematografik analizini yapmak gereksizdir. Zira böyle filmlerde sinematografi ile ruh hâli birbiriyle büyük paralellik gösterir. Ve parça parça analiz o ruh halini de parçalar, bozar ve kirletir. “Boy Meets Girl” böyle bir film. Muhtemelen, o sıralarda aşk acısının\tefekkürünün doruklarında olan birisi tarafından çekildiği için görüntü ile yazılan bir şiir hâline gelmiş bir film.

 Enver Gülşen – Eylül 19, 2010

Post Navigation

%d blogcu bunu beğendi: