aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

Archive for the category “aşklı şeyler”

blind

 

 

” -o görüyor. bir tek o…”

uzun boyu, içinde göz kamaştırıcı bir beyazlık saklayan pelerini, her zaman kaçar gibi hızlı adımlarıyla aktı ruben’e, saçları, elleri, yeryüzünde hiçbir şeye şefkat göstermezken, sadece kitapları uzun uzun okşayabilen elleriyle. ve sesi, kraliçenin etine batırdığı cam kırığından akıp kadere damlayan bembeyaz bir kaç damla kan telvesi gibi sesiyle… marie, iyi bilirsin, aynalar göstermez, saklar çirkinlikleri… eğer gören, aşka tutsak gözlerse…

blind, hollandalı yönetmen tamar van den dop’un 2007 yapımı, albinolu bir kadınla, kör bir gencin aşkını anlatan şiirsel filmi. bir masal… filme ilham olansa, en sevdiğim masaldır, andersen’in “kar kraliçesi”, ve “belki de hikâye bittiğinde, şimdikinden daha çok şey bileceğiz” diye başlar, devamını zaten bilirsiniz. filmin sonunda van den dop’un masala yolladığı etkileyici selâmla aşka dair bildiğiniz, hiç bilmediğiniz veya unuttuğunuz ne varsa aklınıza, kalbinize düşüyor. izlerken, sanırım üç yerinde ağladım. hatta tuhaftır müthiş sevindim buna, insanı ağlatacak filmlere her zaman rastlanmıyor değil mi… yine de beni bu kadar derinden etkileyen bir filmden bahsetmezdim, kimseler bilmesin veya daha doğrusu benden bilmesin der susardım da, ama bugün, tam da “blind”i sayıklayabileceğim özel bir gün…

” aşkım, her şeyim… bu mektubu okurken, dünyanın ne kadar güzel olduğunu görüyor olacaksın. ellerinde aşkı hissettiğim ana dek, kendimi asla böyle güzel hissetmemiştim. aşkım… ellerinle, dinleyerek ara beni. bu büyük aşkı yaşadığım için çok mutluyum. saf aşkı. gerçek aşk kördür. sonsuza dek…

marie.”

 

 

Reklamlar

la notte



“bu sabah uyandığımda sen hâlâ uykudaydın. usul usul nefes alışına kulak verdim. dağınık saçlarının arasından gözlerini gördüğümde içimi derin bir hüzün kapladı. seni uyandırmak için haykırmak istedim, ne var ki, çok derin uykulardaydın. loş ışıkta canlılıkla parıldayan tenin… öylesine sıcak, öylesine güzeldi ki, onu öpmek istedim… ama seni uyandırmaktan korkuyordum. seni, kollarımda yeniden uyanık olarak görmekten korkuyordum. onun yerine, kimsenin benden alamayacağı, sadece bana ait olacak bir şeyi istiyordum: sonsuza dek bende kalacak imajını… yüzünde çok daha güzel ve etkileyici şeylerin yansımalarını gördüm. başka bir boyutta seni ve tüm yaşantımı gördüm. seninle geçireceğim tüm yıllarımı ve hatta sensiz geçen geçmişimi bile… bundan daha mucizevî bir şey olamazdı: bir ömür boyu benim olduğunu ilk kez olarak hissedebilmiştim. bu gece sonsuza dek sürüp gidecekti. seni düşünerek, seni arzulayarak, sıcaklığını hissederek…. o an seni ne çok sevdiğimin farkına vardım, lidia. içimde kabaran duygularla gözlerim doldu. bunun hiç bitmemesini… bir ömür böyle sürmesini arzuladım. sadece yakın olmayacak, ayrıca birbirimize ait olacaktık. bu şekilde olursak bizi hiçbir şey ayıramazdı. tek korkulacak şey, ilgisizliğin alışkanlık haline gelmesiydi. sonra yüzünde bir gülümsemeyle uyandın, bana sarıldın, beni öptün… ve o an korkumun yersiz olduğunu anladım. zamanın ve alışkanlıkların etkilerinden sakınıp, sonsuza dek hep böyle kalacaktık.”


epey gecedir, izleyemediğim filmleri bir yana terkedip, antonioni’ye kaçıyorum. aklım fikrim onda ve yeniden izlemeye çalıştığım şahane üçlemesi; “la notte”, “l’eclisse” ve “l’avventura” da. insan bir antonioni filminin seyrini bir ömre yaymalı bence. bir ilham gibi gelmeli “seyretmek”. büyük bir yönetmen o, evet en iyilerinden biri. ve seyircisinden dikkat, samimiyet, bağlılık istiyor. eğer bulamazsa, film içinde öyle bir oyun oynuyor ki, hemen az önce izlediğiniz, gözlerinin içine baktığınız bir oyuncuyu kaybediveriyor meselâ. panik oluyorsunuz. pişmanlık duyup filme yeniden bir yerden tutunmaya çalıştıkça kayboluyor ve pes ediyorsunuz. bunu defalarca yaşadım, ordan biliyorum. tam her şey sade ve kolay akıyor derken, çok yavaş, yaprak bile kıpırdamayan bir sıkıntı dalgasına atıyor insanı ve aslında uzaklardan seyreden o oluyor sanki… antonioni, onun filmini izlemeyi hak etmenizi istiyor…



şehir tüm renkleri silinmiş, sevimsiz bir grilikte ve bunu bir gökdelenin dış asansöründe inip çıkarak seyrediyorsunuz. trafik ve kargaşayla metalikleşmiş çirkin insan seslerinden, aynı renksizlikteki bir hastane odasına uzanıyor kadraj. morfin yüklenmiş bir gülümsemeyle ziyaretine gelen dostlarını kucaklayan adam, içinize acı bir sıcaklık veriyor, ki bu sıcaklığa filmin sonuna kadar ihtiyaç duyacak seyirci. ölmek üzere olan adamın yanından ayrılan çift, buz gibi, görünmeyen duvarlarla örülü, bakışların ulaşamadan çarpıp kırılıp-döküldüğü hayatlarına dönüyorlar, hastane kapısından… ve kadınlar… antonioni kadınları… hüzünlü, tedirgin, tutkulu, aşık, zeki, uzak, boyasız-cilasız, sade elbiseleri içinde, çok güzeller…

gece…
ve karanlığın sonu…

bütün gece, sevimsiz, kirli bir ağrı gibi üstüne çöken suratlara, yapmacık veda gülümsemeleri uydurmaya çalıştı lidia. yorgun ve üstelik en derininden hüzünlüydü… bu yüzden belki o ruhsuz kalabalığa veda edip uzaklaşırlarken bu kadar hevesli adımlar attı… yürüdükçe sanki çürümek üzere olan bedenlerini derin ve temiz nefes alışlarla dirilttiler. uzaklaştıkça, birbirlerine yaklaştılar. en çok da adam, artık hatırlayamayacağı kadar uzun bir zaman sonra ilk kez sevdiği kadını hissetti, ilk defa keşfeder gibi heyecanlandı… ağaçlarla çevrili o çayırlık, ömür törpüsü duvarlarını yıktıkları sessiz bir şölen yeri oldu. konuşmayı ve sadece birbirleri için cümleler kurmayı hatırladılar. kaçtıkları yerden üstlerine yapışan o lanetten kurtulur gibi, uzaklaştıkça dilleri çözüldü. “seni seviyorum” dedi giovanni. “lidia, gel bunu bir yola koyalım. emin olduğumuz şeye tutunalım. seni halâ sevdiğime eminim.” toprağa oturdular. yan yana. birbirlerini seyrettiler. giovanni cebinden mektubu çıkardı, okudular. lidia, aşka yeniden çiçeklendi. kemiklerine kadar dokunan o eski aşka… ruhlarını soyup birbirlerine teslim ettiler… yeniden…


Post Navigation

%d blogcu bunu beğendi: