aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

Archive for the category “alımtı”

borges

 

 

“babam çok anlayışlı ve bütün anlayışlı insanlar gibi de çok sevecen bir adamdı. bir keresinde askerlere, üniformalara, kışlalara, bayraklara, kiliselere, rahiplere ve kasap dükkanlarına iyi bakmamı söylemişti bana. çünkü bunların hepsi de yok olup gitmek üzereydi ve çocuklarıma tüm bunları gerçekten gördüğümü söyleyebilmeliydim. ne yazık ki bu kehaneti doğru çıkmadı…”

bugün doğum günüymüş. borges adını ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamaya çalıştım sabah. o ünlü “yeniden gelseydim hayata” şiiri ile mi, yoksa “kum kitabı”nı mı okumuştum ilk, hatırlayamadım gerçekten. ama kitaplık denince akla ilk gelen adamın en sevdiğim kitabına uzandı elim. “borges ve ben.” aslında, bilirsiniz, borges’in böyle bir kitabı yok. hayattayken bir dergi için yaptığı, “bir öz yaşamöyküsü denemeleri” anlatılarından ve bazı kitaplarında kendisinden fazlaca bahsettiği bölümlerden alıntılarla derlenip çevrilmiş bir celal üstel eseri bu. yukarıdaki alıntı kitaptan, can yayınları baskısından.

babasının gerçekleşmeyen şahane güzellikteki kehanetine, içim burkularak takılıp kaldım, uzunca bir süre… bugünlerde… özellikle…

 

fotoğraf şuradan

“sinemanın hakikati”nden…

“bu aşağı dünyaya gönderildiğin andan beri,
bir merdiven hep oradaydı, hasretinden ötürü.”
hz. mevlâna

(…)
kişisel olarak dostoyevski’nin romanları içinde, budala’da nastasya filipovna’nın ölü bedeni başındaki sahneyle, karamozov kardeşler’deki büyük engizitör bölümü ve ivan’ın “şeytanıyla” konuştuğu sahnelerin olağanüstü bir sinematografiye sahip olduğunu düşünüyorum.

düşünelim… öl(dürül)müş bir kadın, bir sedirde boylu boyunca yatıyor. hemen yanıbaşında iki sandalye var. iki adam dizleri birbirlerine değecek şekilde oturmuş o sandalyelere. yatakta ölü bedeni boylu boyunca uzanan nastasya filipovna; sandalyelerde oturanlar rogojin ve prens mişkin. iki aşık; iki rakip; iki apayrı kişilik… mişkin, dostoyevski’nin hz. isa benzeri karakterlerinden biri. aşk; kendini adama, fedakârlık demek onun için, nefsâni duyguların çok üstünde bir şey… rogojin, tutkuları için her türlü kötülüğü yapabilecek bir kişilik. sonunda en sevdiğini bile öldürebilecek kadar nefs mahpusu… bir mumun etrafında dönen iki pervane gibi… artık mum sönmüş; ışık vermiyor ve o iki pervanenin, ışık vermeyen mumun etrafındaki çaresiz halleri bile muhteşem bir sinema gücü sağlardı…

yine düşünelim… ivan karamozov, inanmakla inanmamak arasında korkunç bir savaş veriyor. aynen bergman’ın muhteşem filmi yedinci mühür’deki şövalye gibi. kendisiyle yaptığı o büyük savaş ve sonunda teslim olması, onun için aydınlanma yönünde ilk büyük kapıyı açıyor aslında. delirmesi bu anlamda hayra alâmet! aklın kelepçelerinden kurtulmak… ancak karamozov kardeşler uyarlamarında bu bölümlerin, bir olay akışı taşımadığı için çoğunlukla gözden kaçırıldığı düşünüldüğünde “ne eksik” sorusu da kendiliğinden cevap bulmuş oluyor. yönetmen, büyük romanların olayları anlatmak için kullandığı dialog bolluğunu aynen kullanır; ama insan ruhunun derinine nüfuz edemez. ve o derin okyanus içinde, dışarıdan sükûnet olarak görünen büyük dalgalanmayı fark edemezse , romanın gölgesinde kaybolmaya mahkûm filmler yaratır olsa olsa… ve yönetmen kendi hayatındaki küçücük bir kutsal anıyla dostoyevski romanı arasında bir ilişki kuramıyorsa başarılı olamıyor demek ki! çocukluğumuzdan bu yana sakladığımız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir demiyor muydu alyoşa, dostoyevski’nin romanındaki son sözlerinde?

dostoyevski’yi filme uyarlayan yönetmenlerin çoğunluğu, neden hep sözlere takılı kalır da; o sözlerin gizlediği hâlin içine girmeyi, o hâli kendi kutsal anılarıyla birlikte yaşatmayı ve bu yolla susmayı beceremezler?

ikinci kısım, “hakikatin görünümleri”.
ikinci bölüm, “karamozov kardeşler ve dostoyevski’nin sinema uyarlamaları üzerine”, “sonsöz” s. 174’den.
külliyat yayınları.

sinemanın hakikati,
enver gülşen.

Aşkın Sınırlarını Keşfetmek: "Boy Meets Girl"

Filmi izlememi ısrarla tavsiye eden Zeynep’e ithafen…


Aşk insanın hallerinden bir haldir ve bu dünyaya gelişindeki o saf, yalın haline doğru bir sıçrama imkânıdır. İnsanın yaşamında üç şey habersiz gelir: Doğum, ölüm ve aşk. Nasıl doğumla yeni bir âleme geliyorsak, ölümle de yepyeni bir âlemin kapısını aralıyoruz. İşte bu iki sessiz belirsizliğin arasında, insanı kayıtlı ve sınırlı olduğu yatay düzlemden aşkın olana doğru yükselten bir imkândır aşk. Aşk, tüm bağları yıkarak kendi bağlarını kurar. Acısı süreklidir, paylaşılamaz ve sürekli çoğaltır kendini. Aşk sırlardan bir sırdır, belki ‘Sırların Sırrı’ndan bir haberdir. ‘Al Aşkını ver Beni’ diyen, Sevgili karşısında, aşk uğruna kendi kişisel algısını sildiği için pişmandır ve ‘ben’ini geri istemektedir. Oysa aşktan önceki ben’in yerinde artık yeller esmektedir. Aşkla birlikte o ben gitmiş yerine yepyeni bir benlik gelmiştir.
Fransa’da yetişen kalburüstü yönetmenlerden birisi olan Leos Carax’ın henüz 24 yaşında çektiği “Boy Meets Girl” filmini izledikten sonra, Sadık Yalsızuçanlar’ın “Al Aşkını Ver Beni” kitabında geçen yukarıda cümleler aklıma geldi. Aşk sırrına ermek, o sırrı açmakla açmamak arasında verilen büyük mücadeleyle değişmek, dönüşmek ve olgunlaşmak insan olmanın yolunda köşe taşlarını oluşturuyor. Aşk ile her vuruş, vuruluş, saklanış ve her yeniden beliriş hayatın yapı taşlarını birbirine bağlayan harçlar haline geliyor. Her aşk bir çizik atıyor kalbimizin üstüne… Kanatıyor kalbimizi ve kayboluşa mahkûm ediyor. Sonunda o çiziklerin bir araya gelmesiyle beliren, hakikatin tüm ihtişam ve güzelliği oluyor. Matruşka gibi içimizden çıkan her yeni ben, bir öncekini daha yüksek bir kemal mertebesine taşırken, altta kalanı ilga etmek için büyük acılarla yüz yüze bırakıyor bizleri. Aşk acısı denen şey, kemalin yüzünü göstermesi ve o görünen yüzün güzelliğine henüz hazır olmayışımızdan kaynaklanıyor.
Aşk ve aşk ile yaralanmak, gece yarısı karanlığında amacı belirsiz yürüyüşleri aklıma getirir oldum olası. Sığınmak için gecenin karanlığını seçeriz. O karanlık, sırlarımıza gebedir; ama doğum yapmak için bir sonraki sırrın görünmesini bekler. Sırlarınızı açacak bir tek o vardır ve sığınarak, sırlarınızla birlikte kaybolmak istersiniz gece karanlığında. “Boy Meets Girl” filminin, o ilk dönem ekspresyonist sinemacılarının stilini andıran bir biçimle kameraya alınan Paris geceleri, bir ruh durumuyla paralellik oluşturuyor. Kaybolmuşluk; ama çölün ortasında bir damla suya hasret bir insan gibi, bu kaybolmuşluğun keşfedilmesini bekleyen bir ruh hali bu.
Kaybetmiş olmak, kaybolmuş olmak anlamına geliyor çoğu zaman. Ve her kayboluş bir yeniden bulunuşa gebe… Alex’in, gece yarısı amaçsızca karanlık Paris sokaklarında dolaşmasının sebebi, kaybolmuşluğuna bir ortak bulabilmek. Kendisi gibi kaybolmuş birisiyle beraberce kaybolmak! Mireille.  Bir başka kaybolmuş.
Alex, kendisine “al aşkını ver beni!” denilerek terk edilmiş birisidir aslında. Geri aldığı aşkını, gerçek sahibine verebilmenin susuzluğu ile kaybolmuştur gecenin karanlığında. Mireille de öyle! Aşk denen nesne, gerçek yerini buluncaya kadar mecazî nesnelerde dolaşır durur ya; Alex’in de, Mireille’nin de bekledikleri, aşklarını verebilecekleri gerçekliği bulmak olsa gerek. “Gecenin ilerlemiş bir çağında\Yatağımda onu aradım\ Onu, canımın sevgilisini aradım\ Kalkıp şehirde dolaşayım dedim\ Sokaklarda ve meydanlarda\ Ruhumun sevgilisini aradım\ Fakat bulamadım\ Şehrin bekçilerine rastladım\ Onu gördünüz mü, canımın sevdiğini diye sordum\ Onları geçince, onlardan öte gidince\ Buldum ruhumun sevgilisini\ Buldum onu ve tuttum\ Canımın sevdiğini tuttum ve bir daha asla bırakmadım\ Annemin evine, beni doğuran aziz kadının odasına götürünceye kadar.(Neşideler Neşidesi Bab3)
Wong Kar Wai’nin “In the Mood For Love – Aşk Zamanı” filmindekine benzer bir kavuşamama durumu var Carax’ın filminde. Yan yana gelmek bir düğün gecesi kadar huzurludur, iki sohbet etmek hayatta en fazla istenen şeydir; ama ötesine geçebilmek adeta yasaklanmış gibidir. Bir büyü vardır, tam o sınır bölgesinde duran ve öteye geçilince yerle yeksan olacakmış gibi olan! Alex ile Mireille’nin en yaralı oldukları andaki o “ilk buluşmaları” o yüzden çok değerlidir. Alex böyle “yan yana gelip” Mireille ile konuşmayı hayal bile edemiyordur daha önce. “Gençler konuşmayı unuttular” diyen sağır ve dilsiz yaşlı bir adamın verdiği cesarettir belki, Alex’in Mireille ile gece boyunca yan yana sessizliğini paylaşmasını sağlayan itici güç. Mireille’nin hayatın tam sınır noktasında Alex’in söylediklerini dinlerkenki hâli Aragon’un şiirini anımsatır: “Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim\İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi\Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri\Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri\Ve hemen can verdiler iri gözlerin için\Mutlu aşk yoktur.


Alex’in Mireille’ye, Mireille’nin Alex’e anlattıkları yaşadıkları değil, yaşamayı düşledikleridir aslında. Aldatılmışlıkları, kaybolmuşlukları ve bir yerlerde birisi tarafından bulunmayı çölde susuz kalmış bir insan kadar istemeleridir onları birbirlerine hiç olmadık zamanda bu derece yakınlaştıran. İkisi de yollarda yalnız dolaşmayı seviyorlardır ve yine aynı yolda yalnız dolaşacaklardır; yan yana ama yapayalnız!
Yine Yalsızuçanlar’ın “Al Aşkını Ver Beni!” kitabındaki bir pasaja kulak verelim: Sevişme coşkusu ölüm sarhoşluğu gibidir. Velinin sekr hali de böyledir. Tutkuların doruğuna ulaştığımızda, şiddetli bir hayal kırıklığı yaşar ve boşluğu tanırız. Nihil, yani boşluk, varlığın anlamlanmasında tek imkândır. Bu yüzden bütün heyecanlar, en yüksek kabarma anında sonsuzca derin bir boşluğa taşınır.” Alex ve Mireille’nin yaşadıkları, bu boşluk anıyla yüz yüze kalmaktır aslında. Gerçek âşık, bu boşluk hâliyle nasıl baş edebileceğini bilendir. Bilemeyenin yaşadığı Mireille’nin içine düştüğü o devasa boşluğu doldurmak için sığındıklarıdır. Her aşk, önceki aşkların geçiciliğini anlatırken, sürekli kalınacak barınağa ihtiyacın altını biraz daha kalın çizgilerle çizer. Geçiciliğin boğuculuğu ile kalıcılığa adım atmanın zorluğu arasında kalan insanların ruh hâlidir, Paris sokaklarında gece yarısı başıboş dolaşmanın diyeti. Her aşk, bir kez bir kez daha ölümle yüzleşmeye davetiyedir. Ölümle yüzleşmek, ölümün soğuk nefesini sıcak bir cennet kokusuna döndürmek, aşka hakiki yerini ararken, uğradığımız mecazî mekanların boşluğundan hakikate yol almayı bilmekle alakalıdır.
Aşk, bir vecd hâlidir. Vecd halinde bir sûfiye nasıl hakikat perde perde açılırsa, aşk da hakikat perdelerinin tek tek açıldığı bir vecd hâlidir. İnsanın ontolojik yükselmesinin en önemli itici gücü, “öteki” ile kurulacak sahici bir ilişkinin en büyük yaratıcısıdır aşk. Bu yüzden, âşık olan insan, sadece maşukunu değil, insanlığın tümünü sever. Artık nefs-i emmarede değildir çünkü âşık. Adeta nefs basamaklarını maşukunun kanatlarında bir bir aşıp yükselme makamındadır. Yükseldikçe söz ile anlatılabilecekler azalır, geriye hâl kalır. Alex ile Mireille’nin parti gecesindeki halleri gibi! Aşk, bir bilgenin dediği gibi harikulade bir çiçektir; ancak, o çiçeği korkunç bir uçurumun hemen kıyısından dermek gerçekten yürek ister. Yürekli olmaya cesaret edenin ödeyeceği bedel de büyük olur. Alex’in Mireille ile birlikte filmin sonunda ödediği bedel gibi! Cesaret karşılığı alacağınız hediye büyük! Ancak, bir daha dünyanın asla eski hâle gelmeyeceğini, “ben”in asla eski ben olmayacağını da bilmek gerek. “Al aşkını ver beni” dediğinizde, artık geriye geri alacağınız bir beninizin kalmayacağını bilmek gerek. “Boy Meets Girl”in finali bu bütünleşmenin, yani “beraberce ölümün” bir alegorisi gibi.
Âşık oldur kim kılar canın feda cananına\Meyl-i canan etmesin her kim kıymaz canına\Canını canana vermektir kemali aşkın\Vermeyen can itiraf etmek gerek noksanına
Bazı filmlerin sinematografik analizini yapmak gereksizdir. Zira böyle filmlerde sinematografi ile ruh hâli birbiriyle büyük paralellik gösterir. Ve parça parça analiz o ruh halini de parçalar, bozar ve kirletir. “Boy Meets Girl” böyle bir film. Muhtemelen, o sıralarda aşk acısının\tefekkürünün doruklarında olan birisi tarafından çekildiği için görüntü ile yazılan bir şiir hâline gelmiş bir film.

 Enver Gülşen – Eylül 19, 2010

a.a.

“ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek kendimi, yazgımı parçalamak istedim.”

delik

 

 


“gelirdi birileri
gelirdi birileri
adaların doruklarından kızıl derinliklerinden.”



şilililer denizci ve gezgin olurlar… ve bizde herkes bir yerlere gitmek ister. bir şeyler yaptığınız zaman size “iyi ama buralarda ne duruyorsun sen?” diye sorarlar… “her yeri gördün de mi buradasın!” bana bu soruyu o kadar çok kimse sordu ki, sonunda kendi ülkemde ne yapıp durduğumu, başka yerlere gitmenin en iyi yolunun ne olduğunu ben kendi kendime düşündüm. param yoktu. o zaman bana akıl verdiler, konsolos olarak atanabileceğime kanaat getirdim. dış işlerine başvurdum bana tuhaf tuhaf baktılar, geri döndüm… sonra bir arkadaşımın yardımıyla görevi aldığımda öylesine koltuklarım kabarmıştı ki neresi olduğunu bile sormamıştım. bakanlık bürosu duvarındaki büyük dünya haritasında tam tayinimin çıktığı yerde bir delik vardı.. nereye konsolos olarak gideceğimi soranlara ‘bir deliğe’ diyordum…


pablo neruda
“yeryüzünde konaklama”dan



öykü-nme


“senin elinle yıldız arasında duran porsuğa baktım.”

“hava çok yağışlıydı. rüzgar onu belinden yakaladığında, yağmur bir yandan öbür yana savruluyordu neredeyse. o gece koca antonio’yle beraber ava çıkmıştık. koca antonio, tarlasındaki yeni filizlenen mısırlara dadanan bir porsuğu öldürmek istiyordu. biz porsuğu beklerken onun yerine yağmur ve bizi boş bir kulübe-dükkana sığınmak zorunda bırakan rüzgar geldi. koca antonio bir köşeye çekilip oturdu, ben de eşiğe iliştim. ikimizde sigara içtik. o kestirdi, bense yağmurun, her zamankinden daha kaprisli olan rüzgarın etkisiyle nasıl bir yerden bir yere doğru eğildiğini izlemeye daldım. yağmurla rüzgarın dansı bitti ya da başka bir yere gidip orada devam etti. kısa süre sonra yağmurdan geriye kalan tek şey, cırcırböcekleri ve kurbağalar arasındaki insanın kulağını sağır edecek rekabetti. koca antonio’yu uyandırmayayım diye ses çıkarmamaya çalışarak dışarı çıktım. hava, tıpkı arzunun tatmin edildiği ve birbirine kenetlenen bedenlerin dansı sona erdiği zamanki gibi, hala ıslak ve nemliydi.

‘bak’ dedi koca antonio, batıdaki bulutların arasından zorlukla görünen bir yıldızı işaret ederek. yıldıza bakıp içimde hüznün ve acı yalnızlığın ölü ağırlığını hissettim…”

subcomandante marcos – zapatista hikayeleri
çeviri: çiğdem onay

fotoğraf: other man – marc yankus

morg kaydı

“geçiyorum sokağı fenerle konuşarak…”


giriş tarihi : 26 ocak 1855

adı soyadı: labrunie, gérard de nerval deniliyor.

cinsiyeti: erkek
yaşı: 47
doğum yeri: paris (seine)
medenî hali: bekâr
mesleği: edebiyatçı
giyim/eşya: siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek, gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar, siyah şapka
ölüm biçimi: asılma
intihar ya da cinayet: intihar
ölüm nedeni: bilinmiyor
gözlem: morga kaldırılmadan önce tanındı.


cesede edebiyatçılar derneği sahip çıktı.




ahmet oktay – yol üstündeki semender.
fotoğraf: nadar

plume

 
plume garip bir
roman kahramanıdır.
insanlar ona
eşya gibi davranır.
plume da rüzgârda savrulan
gazeller gibi
oradan oraya savrulur.

henry michaux

ışık değişikliği

“radyodan döndüğümde luciana’yı ona doğum gününde armağan ettiğim bambu koltukta kitap okurken ya da kediyle oynarken buluyordum, koltuğun yanında onunla takım olan küçük bir masa vardı. bu salona hiç uymuyor, demişti luciana yarı şaşkın yarı hoşnut, fakat senin hoşuna gidiyorsa benim de gider, güzel bir takım üstelik çok da rahat. mektup yazman için iyi olacak, dedim ona. evet diye onayladı luciana, benim de zaten zavallı poli teyzeye bir mektup borcum var. akşamları koltuğa çok az ışık geliyordu (lambanın ampulünü değiştirdiğimi fark etmemişti sanırım), sonunda nakış işlemek ya da dergi okumak için küçük masayı ve koltuğu camın yanına çekti. belki de o sonbahar günlerindeydi, ya da daha sonra, bir akşam uzun zaman yanında kaldım, doya doya öptüm onu, kendisini çok sevdiğimi söyledim, onu en çok bu haliyle seviyor ve hep böyle görmek istiyordum. luciana bir şey demedi, elleri başımda dolaşıyor, saçlarımı karıştırıyordu; başını omuzuma yasladı ve sessiz kaldı, başka bir yerdeydi sanki. alacakaranlıkta luciana’dan başka ne beklenirdi ki? o, leylak rengi zarflarına, mektuplarının yalın, neredeyse utangaç tümcelerine benziyordu. bu saatten sonra onunla bir pastanede tanıştığımızı, salık siyah saçlarının bana selam verirken ve karşılaşmanın ilk karışıklığının üstesinden gelirken bir kamçı gibi savrulduğunu düşlemem çok zor olacaktı. aşkımın belleğinde camlı bir hol ve bambu koltuğun çizgileri vardı yalnızca; sabahları evde dolaşan ya da kediyle oynayan uzun boylu enerjik gölge, gece olurken benim sevdiğim ve aradığım o eşsiz biçimde geri gelecekti.

bunu ona anlatmalıydım belki. zamanım olmadı; sanırım tereddüt ettim, çünkü durumun böyle sürmesini istiyordum, öylesine bir mükemmelliğe ulaşmıştım ki onun belli belirsiz sessizliklerini, şimdiye dek görmediğim dalgınlıklarını düşünmek istemiyordum; ara sıra bir şey arıyormuş gibi bakıyordu bana, bir an gözleri dalıyor sonra hemen başka bir şeye, kediye ya da bir kitaba kaçıyordu bakışları. bense onun bu yüzünü yeğliyordum, bu hali camlı holün hüzünlü havasının ve leylak rengi zarfların bir parçasıydı…”

j. cortázar

ayakizlerinde adımlar – cev; arzu e. ildem
fotoğraf; la double vie de veronique – kieslowski

ince saat

“denedim insanını dünyanın
sabah sabah
cimrilikle dolu deriler yürüyordu
başka bir şey göremedim
sonra kanaat kınından bir kılıç çektim
keskin tarafıyla onlardan ümitlerimi kestim.”

şafî

lizard king, "zarif yağmuruna iliştir" beni.

“kertenkele kral
güneye gitti
ve sınırı geçti
kaosu ve düzensizliği
geride
omuzlarının ardında bırakarak… “

Post Navigation

%d blogcu bunu beğendi: