aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

hsiau, kiraz çiçekleri, ve yolları kesişen filmler üzerine…




japonlar, kiraz ağacı figürünü severler. önce çiçek açar ve sonra çiçekler
yerlere dökülür. hayatın da böyle olduğuna inanırlar.
meiji döneminde, bir kadın kendini çağlayandan atarak intihar etmiş. hayattan bıktığı ya da
yaşama arzusunu kaybettiği için değil. sadece gençliğini yitirmeyi kabullenememiş; “bir kez elden gidince, hiçbir şeyin anlamı yok. neden biz de kiraz çiçeklerini taklit edip en güzel ânımızda daldan düşmeyelim? rüzgarda sürüklenerek”… bıraktığı bu not, meiji döneminde bütün genç insanlara ilham kaynağı olmuş. kahramanlık ruhu ve idealizm dönemi. çiçekler oraya buraya savruluyorlar. ben de onları izleyeceğim…*

hayatımın en güzel kışıydı. belli ki “kış” kısmı bitti. uzun gecelerini yaza taşımak mümkün olmadığına göre, payımıza bahar ve kiraz çiçekleri giyinmiş ağaçların güzelliğini seyretmek düşüyor artık. yine de, bir süre daha, şu geçip giden uzun kış geceleri bahsine dönersek; seyrettiğim pek çok filmin adı geliyor dilimin ucuna. aklımda hiç kalmamışlar da var tabii, unutmaya çalıştıklarım bile vardır hatta. aslında bu seyir serüvenine yön veren bir durumdu, büyük yönetmen angelopoulos’un ölümü. beklenmeyen bu kötü haberle, burada size bazılarından bahsettiğim filmlerini izlemeye devam eden olağan seyir, birden çok gerilere gidip, unutulmuş dememeliyim ama pek de bilinmeyen ilk dönem filmlerine döndüğümüz bir seyir sürecine dönüştü. yunanistan’ın yakın tarihiyle, sonraları ümidini tamamen keseceği siyasi geçmişin fonunda hayatın tam içinden geçen, şiirsel, epik hikayeler anlattığı; “meres tou ’36“, ” o thiaos“, “oi kynigoi“, “o megalexandros” gibi filmlerini seyretme şansını yakaladığım bir zaman… ve tam da bu filmleri izlerken, yolları kesişen bir başka yönetmenin filmleri de bir başka kapı açtı önümde. zaten böyle değil midir? ipin ucundan tutarsınız, çıktıkça gördüğünüz manzara güzelleşir, derinleşir, bakış alanınız genişledikçe hevesiniz, heyecanınız artar. böyle bir şey olmalı… bahsedeceğim diğeri, adı angelopoulos filmleri arasındaki sohbetimizde geçip, güzel bir ahenkle filmleri kesişen tayvan’lı yönetmen; hou hsiau-hsien.

bazı yönetmenler ve filmleri, sinema denen gürültülü dünyanın, hatta bırakın sinemayı, yaşadığımız şu; onu tanımlayabileceğimiz tüm kelimelerimizi içimizi burkarak tüketen, ağzımıza tıkayan dünyanın, ölümcül duyarsızlığına, kaba-saba derisi kalınlaşmış yüzüne, hoyrat insan ormanına, genel geçer tavrına, hâline, duruşuna çıkarılmış bir karış dil gibidir. hsiau da, bu çok nadir ve değerli insanlardan biri. sezgisel bir derinlikle, tam da kalbinin açısına ayarlayıp ruh verdiği, bu ruhu kendi gözlerinden seyircisine incelikle üflediği kamerasını derviş tevazusu ile sadece bel hizasında kullanır hsiou, ev içlerinde; yaşayanların mahremiyetini gözler önüne sermekten çekinen loş bir ışık kullanır. filmlerindeki karakterleri kahraman yapmaz hsiou, olaylara yorumunu minimuma indirip seyirciye sadece gözlemlerini sunan,  sakin ve tertemiz bir dil bu…

a city of sadness“da, işgal ve savaş yıllarında darmadağın olmuş lin ailesinin çocukları, her şeye rağmen bitmeyen umutlar, doğan bebekler, yaşam savaşının en acımasız anında, çete kavgalarında, yeraltı zindanlarında, susturulan veya zorla konuşturulurken bile kirlenmeyen insanların, mütevazi ve onurlu duruşlarını, seyirciyi yormadan, heyecanına öfkesine kurban etmeden, sakin ve huzurlu, geceleyin kâğıt fenerlerin solgun ışığında, zarif  adımlarıyla gösterişsiz şölen sofraları kuran küçük kadınların, tıpır tıpır ayak sesleri gibi anlatır.

angelopoulos’la aralarındaki ruh/dil yakınlığı, “the puppetmasters” ve “the travelling players“da hikâye olarak da çok benzer. ülkeleri, sanatları, bedenleri işgal altındayken, yine de umutlarını karartmadan, her şey bitip kendiyle baş başa kaldığında utanmamak derdinde bir grup kuklacıyı anlatır hsiou. “kumpanya”daki oyuncuların evlerinden çok uzaklarda, her gittikleri yere yabancı bir gariplikle, karşılarına çıkan zorbalara rağmen, her hangi bir gün oyuna gider gibi cesur, başları dik, sanki sonu ölümle bitecek kadar uzun turne yürüyüşleri de aynıdır… senaryosu ellerine önceden tutuşturulmuş oyunların, başlarına silah dayanıp çıktıkları sahnesinde; ölüme, işkenceye göğüs geren, zulüm dolu ülkelerine bir parça aydınlık getirme çabasına tanık oluruz. yine aynı dil, geniş bir çayırda yürür gibi sakin, yavaş, öfkesini yenmiş bir olgunlukla, şairin; “dönünce bütün gövdesiyle döndü“** mısrasında anlattığı çok uzaklardan gelen bir ışığı, kadrajındaki erdemle birleştirir hsiou…

nisan’a gelirsek; ki geldik. güzeldir, bilirsiniz… bahara çoktan fit olmuş kalbimizin nisan uçlarından tutup yazın sıcacık eşiğinden geri dönülemeyecek kadar ileri fırlatır insanı. şehrin hüznünden içeri sızıp, betonların arasından bile aşıp, çiçekli dallarını ulaştırır…

*a city of sadness
**i. özel, “bir yusuf masalı”

Reklamlar

Single Post Navigation

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: