aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

the beekeeper


eğer birisi,
belki bir kadın bana;
-kimsiniz? ne istiyorsunuz?
diye sorarsa
diyeceğim ki;
-hiç…
-sadece geçiyordum.
yıllar önce burada yaşardım…

 

insan kendini seçermiş, denir. her şeyi ve herkesi ardında bırakıp, çiçeklerin, burçak, yonca, beşparmakotu, portakal ağaçları, ayıüzümü, dağ kekiği, zaferotu ve daha milyonlarca çiçek tozunun peşinden, kendini “çiçek yolu”na vurur spiros. insanlardan kaçıp, kalabalık arıkovanlarına sığınır… baştan ayağa yalnızlığı seçmiş bu adamın, kızının düğünü için yola kısacık bir molası, biraz da öfkeyle yadırganan varlığıyla hüzünlü bir tören başlar. fotoğraf karesinde yan yana durmayı beceremeyen şaşkın ve zoraki pozu, fotoğrafçının; “lütfen gülümseyin. düğün bu yahu!” serzenişi toparlar. düğün evi, arada dolaşan kadeh dolu tepsi, sohbetler, ölçülü kahkahalar, meraklı bakışlar, sorular… boğucu bir havaya dönüşen düğünün durgunluğunu odaya giren minik bir kuş bozar. gelini ve konukları heyecanlandırır, peşinden sürükler. gelinin tutmak için uzanıp, elinden kaçırdığı minik kuşu göremeyiz, ama kameranın ardına dolaşan gözümüz peşinden gider, öyle ki, kanat çırpışlarını bile hissederiz… tam o an aşağıda, anna’nın ellerinden kayan tepsi, spiros’un önüne düşer. kadehler saçılır, tuz buz… birisi kalkıp teybe düğün valsi koyar. “nazardır” der konuklar. “nazardır!” kadının elinin titreyişini kimse görmemiştir, adamın kadeh kırıklarını korkmadan toplayışını da. adam korkmaz, dünyada en çok, “yalnız” biri korkmaz çünkü. diğer “korkusuzlar”, gerçekten yalnız olmadıkları sürece yalancıdırlar… cam kırıklarını nefes alıp-vermek kadar olağan bir ritmle alır eline spiros, bırakır. alır. bırakır. en keskinlerini bile parmaklarında tutarak toplar… eğildikleri o yerde kadının onu özlemle izleyişini hissederek, bu seyrediş, anna’nın bu hasretle bakışı, cam kırıklarından daha keskindir… sonrası, yola koyuluş yeniden. küçük duraklarda kısa bekleyişler ve peteğin içine hapsettiği kraliçe arıları, bir asker arı gibi hızla, emekle, adeta sessiz bir çırpınışla çeperleri sıvayarak içeride tutmaya çabaladıkça, kadınlarını bir bir kaybederek yolun sonuna yaklaşması adamın…

 

angelopoulos’un şiirsel sinemasından bugüne kadar izlemediğim -iyi ki sonraya kalmış- bir filmdi “arıcı”. özellikle filmi başlatan düğün sahnesi benim için unutulmazdı. izlediğim o geceden beri büyülenmiş gibi üstüne düşünüyorum. yalnızlığı, sessizliği, bu kadar etkileyici anlatabilen çok az yönetmen olmalı. onca filminden, en çok bunda, “arıcı”da kendinden bahsetmiş sanki angelopoulos. baştan sona böyle bir duyguyla izledim filmi. yine elenie karaindrou’nun sisli, hüznünlü, kavak altlarında oturmuş serinliği huzuru veren, insanın kalbini yerinden döndüren müziği, şahane marcello mastroianni ve diğerleri… hepsi bu masalda, theo angelopoulos’un şiirsel atmosferinde, tam da durmalarını istediği yerde kendilerini bulmuş…

Reklamlar

Single Post Navigation

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: