aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

le chant des mariées


gözlerini aynı anda açıp aynı avludan baktılar dünyaya. hiç ayrılmadılar. evlilik provaları yaptıkları bembeyaz oyunlarındaki gibi yeryüzünün en temiz, en derin dostluğu sardı iliklerini. başka türlüsünü bilmezlerdi zaten. kendilerine bile söyleyemediklerini birbirlerinin kulağına fısıldadılar. bedenleri büyüdükçe, yılanlar peydahlandı aralarında, erkek öpüşleriyle gezinen, saçlarında, kollarında, bacaklarında. terli, kaygan, kinli ve iştahlı… myriam’dan nour’a, ondan yine diğerine, tüylerini ürperterek ayırdılar ikisini. halbuki ruhları hep o taş avlunun demir örülü pencerelerinden birbirlerine aktı durmaksızın. nour, myriam’ın öğrettiği harflerle okudu kutsal kitabı ilk kez, babası, şaşkın, “oku!” dedi. emretti. okudukça sanki yeniden myriam’a kavuştu nour. kalbi sevinçle vurarak koştu, “bak!” dedi sevdiği adama, “kitap myriam’ı sevmemi söylüyor aslında, sen saklamış olsan da…”

uzun bir papatya çayı molası oldu bu. epey gecikmeli de olsa yine burada mutlaka anmayı istediğim bir film var. yalnız, insan bir filmden bahsedecekse, sıcağı sıcağına olmalı, bunu bu defa çok iyi farkettim. hele de finalinde gözyaşlarınızı tutamadığınız bir filmse, kurumadan, hemen, sayıklaya sayıklaya yazmaya koşmalı… karin albou’dan diğer filmi “little jerusalem”le bahsetmiştim… karin’in bu filmi ise son zamanlarda seyrettiğim en derin, en etkileyici film…

tunuslu yahudi myriam ve müslüman nour’un hayatlarının en çalkantılı yıllarından bir kesit, alman işgali ve bombardıman altında genç kızlığa, aşka, evliliğe ve pek tanımadıkları erkek dünyasına adım atışları… filmden daha fazla bahsetmek istemem. ama karin albou, bundan sonra zevkle, heyecanla takip edeceğim bir yönetmen, kesinlikle… karin’in anlatışında bir şey var, bir samimiyet, sahip çıkış, kaygı ve hassasiyetlerini seyircisini örselemeden, kullanmadan, şefkatli bir ortaya döküş… zaten aktris olarak filmin içinde, ama sadece bu değil, sanki kendini anlatıyor yine ve yine böyle netameli, sancılı bu yeryüzü kesitinde hiçbir tarafta durmuyor karin. tam da insanî bir noktadan bakıyor. bunu seviyorum. bana dünyaya dair güzel şeyler hatırlatıyor…

Reklamlar

Single Post Navigation

One thought on “le chant des mariées

  1. karin albou’yu beraberce keşfetmek gerçekten güzel bir deneyim oldu zeynep. senin de dediğin gibi çok samimi bir bakışı var. gerek küçük kudüs’te, gerekse de bu filmde toplumsal, kültürel, dini çatışmaları hiç de ana akım çatışma diline teslim olmadan, vicdan ve kalbe kapı açarak ele almayı tercih ediyor.

    günümüzün en önemli tüketen çatışmalarından birisi olan yahudi- müslüman çatışmalarını ucuz polemiklere ya da yandaşlıklara kapılmadan ele alması; ama bunu kişisel hikayeler, özellikle aşk, dostluk gibi temalarla kurmaya çalışması yönetmeni asıl değerli yapan şey.

    aşk birinci filmde kapıları açmaya namzet en önemli insanî güç olarak ortaya konuyordu. ikinci filmde dostluk…

    senin dediğin gibi, aralarına giren “erkekler” onların kalbini zehirlemeyi becerecekti kısa süreliğine de olsa. aynı avlunun bu güzel kızları birbirlerine artık eskisi kadar güzel bakmamaya başlamışlardı. ama yine bir erkek (nour’un babası) ona sevgilisinin söylediğinden başka bir şeyleri okutacaktı. maide sûresi’nden birkaç ayet…

    aslında film çok ilginç bir çizgide duruyor. yönetmen nitelikli bir “görü” sahibi olmasaydı basit bir mesaj filmi olarak kalabilirdi. mesela mahsun kırmızıgül, new york’ta minare filminde benzer bir “sevelim sevilelim” türü anlayış ortaya koyuyordu. ama en önemli fark sahicilik ve “görü” farkıydı. zira yönetmen “mesaj”a bağımlı kalmıyordu. insanda kadim olan vicdan ve aşk “kapasiteleriyle” vahyin uyumluluğunu “görmeyi”(göstermeyi değil) deniyordu belki de… vahye bakışımız bizim, kendimizi üzerine yansıttığımız ayna oluyordu böylece. nasıl vicdanımız, kalbimiz, aklımız, aşkımız varsa, yansıttığımız şey de ona göre oluyordu. nour’un sonradan eşi olacak adamın “vahşiliği” ile, babasının bilgeliği… her ikisi de kendisini vahye dayandırıyordu. ama aslında vahyin üzerindeki örtüleri her ikisi de “kendinde olanla” açmaya çalışıyordu. birinde olan nefret, diğerinde aşk…

    albou, bence aşk, dostluk gibi temaları büyük meselelerin içine oldukça olgun bir dille yedirebiliyor. filmin finali olağanüstüydü doğrusu. sımsıkı sarılmış iki kız… ikisi de korkmuş ama ikisi de kaybettiklerini tekrar bulmuş… birisi kur’an’dan diğeri tevrat’tan okuyor aynı anda. bu sahne o filmi berbat da edebilirdi, başyapıt da yapabilirdi. işte yönetmenin becerisi bu gibi sahnelerde ortaya çıkıyor. doğrusu filmi başyapıt düzeyine yaklaştıran etken de yönetmeninin bu müthiş “görü”sü.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: