aglea

"et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien"

yaz sıcağı, savaş filmleri, ve hepimizin payına yetecek kadar utanç.

 

 

bu yaz böyle geçiyor, her zamankinden daha sıcak. mendile dökülen kirazlar gibi, dağınık. mecburi işlere gösterilen zorlama dikkat, asgari eforla günü kurtarma çabası, kısacık akşamının hızla geçişine engel olamama telaşı, sabaha hangisinde uyanacağını bilmeden en serin bulduğun odada sızıp kalmalar, klimanın hain soğuğuna nefretin giderek büyümesi ve işte sıcaktan şikayet edip durmalar… film seyretmek, sıcağın kahve içmeme engel olamaması gibi, ilaç gibi bir şey benim için. bu sıralar, ard arda savaş filmleri seyrettik. yaz filmi, yaz kitabı, yaz şarkısı, hatta bu yıl duyup pek garipsediğim, “yaz kafası” gibi hallerden, tanımlardan hiç hoşlanmadığım ve böyle bir derdim olmadığı için, sorun yok. zaten, yaz geldi diye savaşlar ne duruyor, ne de yavaşlıyor…

savaşın sıcak görüntüleriyle değil, daha derin acılarıyla yüzleştiren filmlerdi bunlar. istvan szabo’nun, mephisto ve taking sides’ı; bergman’ın, shame’i… sonra, gecenin sonunda uzanınca, güvenle yatağında uyuyabilmeyi düşündüm hep. bunun çoğu zaman kıymetini bilemediğimiz, nasıl bir şans ve güzellik olduğunu, ama aynı zamanda huzursuz utancını hissederek… “sanırım şöyle oluyor” diye düşündüm sonra; dünyanın herhangi bir noktasında bir masumun kanı dökülüyor; kaldırıma, dağa/taşa, katırların sırtına, bir sınır çizgisine, çimlere, nehre, tren raylarına, ormanın en kuytu çalı dibine, şehrin en kalabalık meydanına veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz bir başka yere… (öyle ya, başka hiçbir canlının elinden gelmeyecek, hatta kendi aklının hayal gücünün bile yetmeyeceği kadar çeşitli zulüm ve ölüm şekilleri icat edebilir insan.) sonra o yerde kapkara, lanetli bir leke oluşuyor, gittikçe büyüyen, karanlıklaşan bir gölge, “iyi/güzel” hiçbir şeyin yakalayamayacağı kadar hızla büyüyor ve kirli bir savaş başlıyor. sonra, kirlenmedik yeryüzü parçası kalmıyor.
mephisto
 
“soluktur dostum tüm kuramlar 
yalnız yeşildir yaşamın altın ağacı”
“mephisto” filmi, yakaladığı ün ve yükseliş, nazi partisiyle aynı zamana rastlayan yetenekli bir aktörü anlatır. ülkesinin karanlık tünele girişi, sahnede sergilediği mephisto performansıyla ironik paralellikte bir yükseliş yakalarken, asıl adını bile tamamen unutturan kalıcı bir maskeye dönüşür. seçimini ülkesinde kalmak olarak kullanan henrik höfgen, başarı ve alkışın zirvesinde, politik ve insani yerini belirleme noktasında bir karar alır. yaptığı seçim nettir; yaşayacaktır. durduğu yerde tek bir iyicil yan bulamaz insan, zira “devrimci tiyatro”dan, işçilerin tiyatro izleme hakkından, eşitlikten, özgürlükten bahseden höfgen, gücün tarafında durmayı tercih etmiş, şeytanla anlaşmıştır… ona “mephisto” diye seslenen başbakan dostu, parlak gösteriler, alkışlar, övgüler, herkesin hayran olduğu sanatçı bir eş ve güzel bir malikanede rahat bir, “yaşamak”… “mephisto” maskesinin altına gizlediği kendisiyle kavgasını, sadece, szabo’nun bin yıllık kavgayı unutulmaz bir sinema eserine dönüştüren ustalığı ve klaus maria brandauer’in hayran bırakan oyunculuğuyla, kameranın, karakterin en yalnız anlarında yüzünde durup yakaladığı ifade ve monologlarda görürüz… sahnedeki ölümsüz, tanrısal karakter, maskesiz nadir anlarda, korkak, hırslarına yenilmiş, ezilmiş ruhuyla debelenen zavallılığıyla yakalanır. final;  kollarını, bacaklarını, aklını, ruhunu, kalbini yöneten görünmez ipler, kör edici parlaklıkta spot ışıkları olarak üstüne düştüğünde ancak uyanır ve acıyla haykırır; “benden ne istiyorlar? ben sadece bir aktörüm!”
ödüllü ve gösterişli bir filmden beklenmeyecek kadar derin bir film, mephisto. ama ard arda iki geceyi verdiğimiz szabo’nun, bahsetmek istediğim asıl filmi; taking sides. zamanının en büyük, seçkin ve ama çok tartışmalı orkestra şefi furtwangler’i anlatan, sade, sakin, faşizmin iktidarını bir yandan sanatın kendisini de kullanarak nasıl yaygınlaştırıp, büyüttüğüne dair diğer film…
taking sides
 
 “nasıl bir dünya istiyorsunuz binbaşı? nasıl bir dünya yaratacaksınız?
tek gerçeğin materyalizm olduğuna sahiden inanıyor musunuz? eğer öyle düşünüyorsanız elinizde sadece pislik kalacak. gecelerinizi dolduran karanlıktan da daha kötü kokan bir pislik!”

berlin opera binası, şef wilhelm furtwangler yönetiminde bethooven’in 5. senfonisi ve binayı hedef alan ilk bombalar altında müthiş bir konser. konserden sonra, şefi karşılayan alman generalin; “bu savaştan ve bombardımandan uzaklaşın. bir süre yurt dışına çıkın. evet, yorgun görünüyorsunuz, bu ışıkta bile.” tavsiyesini furtwangler reddediyor; “ülkemden ayrılmayacağım”…

 her yer yanmış, yıkılmış. almanya üzerinde kesif bir duman ve ölüm kokusu tüterken, bir amerikalı subay, nazilere destek vermekle suçlanan furtwangler’i sorgulamakla görevlendirilir. ve emrine iki genç yardımcı verilir, ailesi nazilerce öldürülmüş bir yahudi genç, diğeri, nazilerle kahramanca savaşıp idam edilmiş bir komutanın kızı. amerikalı subay, ülkesinin karakteristik tavrına tam da uyan, dünyanın her hangi bir yerinde yaşanmış savaşı ve zulmü uzaktan, okyanusun ötesinden izleyip, her şey bitince gelip üstüne kahramanlık sözleri söyleme küstahlığında, atıp tutan, toplama kamplarının korkunç görüntülerini izleyerek motive olan, ödünç nefretini körükleyerek gitgide saldırganlaşan subayla, acıyı tam da ateşin ortasında yaşamış iki genç yardımcısının insanca bakışı ve furtwangler’in sağlam duruşu arasında gidip gelirken, szabo’nun, yargılamayan, seyirciye empati kurduran, olgun üslubuyla etkileyici bir film, “taraf turmak”. amerikalı subayın furtwangler’ı sorgulama şekli, aslında dinlerken hak verdiğimiz bazı sözlerine rağmen, o kadar kötü niyetli, sonucu çoktan planlanmış ve acımasızdır ki, subayın yardımıyla görevli alman kız emmi dayanamaz, gözyaşları içinde; “gestapo tarafından sorgulanmıştım, tıpkı sizin onu sorguladığınız gibiydi” diye isyan eder.
szabo, sorgulamada; “onlar toplama kamplarında orkestralar kurdular. beethoven ve wagner çaldılar! neden kaldınız? neden onlar için çaldınız?” diyen,  amerikalı subaya en çok cesaret ve güç veren gerçek görüntülerle bitirir filmi. ve bu görüntüleri izlerken, susup, sadece kararı bize, seyircisine bırakır.
hitler’in doğum günü konseri. 9. senfoni bütün ihtişamıyla yorumlanıyor. furtwangler’in, ancak toplama kampından sağ çıkabilen biri kadar iskelete dönmüş bedeni, sararmış yüzü, goebbels’le tokalaşmak için eğildiğinde kopuverecek kuru bir dalı gibi düşen boynu, yüzündeki, gülümsemeye benzetmeye çalıştığı acı ama dik, onurlu ifade, nazi lideriyle tokalaştığı elini sıkıntılı sıkıntılı silip, iki elinde dolaştırdığı buruşuk mendil… tüm bunlar, bu gerçek görüntülerdeki vücut dili, furtwangler’e öfkeyle başlayan hikayeyi, derin bir sessizlikle bitirmemize neden oluyor…
her zaman kolay mıdır taraf tutmak? başımıza böyle bir felaket geldiğinde durduğumuz yer, kelimelerimizle mangalda kül bırakmadığımız kadar net kalabilir mi? insan ölülerinin kepçelerle çukurlara atıldığı, kollar, bacaklar ve kafaların gözümüzle yerli yerine koyamadığımız, birleştirmeye çalıştıkça dağıldığı, ordan oraya fırladığı kareler ve içimizdeki sancı, boğulmuşluk, bulantı hissiyle gözlerimizi kapattığımız zamanın içinde yaşayıp, can korkusuna kapılan birini suçlamak her zaman o kadar kolay mı? furtwangler’i, sorgulamasına şahit olarak katılanların dediği gibi; “nazilerden nefret eder”ken, “pek çok yahudi ve muhalifi kurtarmak için çabalarken”, ömür boyu taşıyacağı bir utanca düşüren, yaşama değil ölüme hizmet eden bir iktidar, bir zihniyet. ya uzlaşacak ya da öleceksin. veya sorgu subayının ülkesine kaçıp, uzaktan seyredeceksin. yaşamayı seçenlerin temiz kalması neredeyse imkansız. ruhların yanık kokusu etinkinden geri kalmayacak kadar iç bayıcı… yaşamak bir utanca mahcubiyete dönüşürken, karanlıktan onurlu çıkmak hiç kolay değil. bazen, hiçbir şey, sözlerdeki, ve asıl; kendimize söz verdiğimizdeki kadar kolay değil.
ve, “utanç” 

 
“bir uçak geldi ve gülleri yaktı. korkunç değildi, çünkü çok güzeldi. yanan güllerin sudaki yansımalarına bakıyordum. kollarımda bir bebek vardı. bizim kızımız… dudaklarını yanağımda hissediyordum. bütün bunlar boyunca birisinin bana söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum… ama unutmuştum.”
tüm bunların üzerine, tam da bu film, şahane bir seçimdi. savaştan kaçan müzisyen bir çift üzerinden, yine savaşı anlatan onca filmin en sade ve çarpıcı özü olmalı “skammen”. genişleyen karanlık kirli lekesiyle savaşın, sığınılan uzak bir adaya bile ulaşıp, temiz kalmaya çalışan insanları nasıl kirlettiğini, bir tavuktan bile ürken bir adamı, günahsız insanları acımasızca öldürebilecek bir ölüm makinesine dönüştürebileceğini, ve dünyanın en masum güzelliğini simgeleyebilecek bir kadını bile utanç içine düşürebileceğini anlatır bergman. yeryüzünün her hangi bir yerindeki savaşın verdiği duyguyu; cesetle kaplanmış nehirde, kancalarla yol açıp ilerleyen sandalın içindeki insanların ruh halinden daha iyi hiçbir görüntü anlatamazdı. her savaşın sonunda, hepimizin payına düşen, tüm diğer acıları bile bastırabilecek kadar güçlü tek bir duygu kalıyor. utanç…

khaneh siah ast, füruğ’un gözleri kadar kara, derin, kederli.

 


“karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar,
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an…”


 


“ah bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı
uçar ve huzurlu olurdum
çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm
bu dünyada çok acı çektim
bu dünya gebe, ve haksızlık doğuruyor.”


geçen gece, uzun günün yorgunluğu, şarkılar, ordan burdan neşeli bir sohbetle geçip giderken, bir film izlemek isteği geldi. bekletilmiş, hani güzel bir an’a denk gelsin diye ertelenmiş bir film. çünkü bir şairin filmiydi ve geceyi daha da güzelleştirecekti. öyle de oldu elbette. ama “güzellik” kısmı, sandığımızdan, bilinenden, kabullenilenden epey farklı… şiddetli bir rahatsızlık hissettim önce, gözlerimi kapadım. tamamen kapatıp unutmak istedim filmi. ama sustum. sessizce, görmekten korktuğum incitici hikayeye bıraktım kendimi…

 

o şair, füruğ ferruhzad. film de, kısacık hayatının bir döneminde gönül ve emek verdiği sinemada, yönetmenliğini yaptığı tek film; “khaneh siah ast”. ferruhzad’ın, şiirleriyle seslendirdiği 20 dk’lık bir belgesel, kara ev. çekimi için tercih edilen yer ise, tebriz’in bir bölgesinde, cüzzamlıların yaşadığı bir tedavi ve bakımevi. film için “tercih edilen” yeri etkileyici buluyorum. etkileyici, çünkü “herkes”in güzelliğini değil, cüzzamlıların arasına bedeniyle karışarak, onlarla nefes alıp, yaralarından sakınmadan, gocunmadan, eksilmiş, erimiş, yok olmuş uzuvlarından seslenmeyi tercih etmiş. bunu çok değerli buluyorum, çünkü gerçek güzelliğin peşine düşmek, bu zamanlarda en kahredici yoksunluğumuzdur bizim. rilke’nin, son nefesinde;  “dilenciler, hastalar, yoksullar” diye sayıklamasını hatırlatan, modern zamanlarda “güzellik”  diye bildiğimiz hoyrat kalıba sığdıramadığımız için kara, karanlık evlere sakladığımız, gettolara hapsettiğimiz unutulmuş, yoksul, yaralı, garip insanları hatırlayan, şairâne, ama her şeyden önce insanca bir incelik. bu güzel kadın, gövdesinde aşktan yaralar açmış, kederinde güneşler yüzdürmüş bu cesur fars şairi, izleyeni doymuş azgınlığından silkeleyip uyandıran, içini sızlatan, “ruhunu üşüten”, egosunu ayaklar altında ezip paramparça eden bir güzellik çıkarmış.

çok zaman önce, füruğ ferruhzad’ı merak ettiğim bir dönem hatırlıyorum. yoğun bir ilgiyle, ona dair ne bulduysam okuduğum, nerede bir satır şiirini görsem heyecanlandığım bir zaman… füruğ’un türkçe’ye çevrilmiş kitaplarından birinin önsözünde, iranlılar için yüzlerce yıldır süregelen bir gelenekten bahsediliyordu. çevirmenin anlattığına göre; “hâfız falı” denen bu oyunda, divan’dan rastgele  hayali sayfalar açıp, ilk hatırlanan şiir, dörtlük veya gazel; karşılıklı, ezberden okunurmuş. bizdeki, aşıkların atışmasına benzer zevkli bir şölen. anlatıcıya göre, kendisinin de dahil olduğu, yine bir “hâfız falı”nda; oyunculardan, füruğ’un arkadaşı olan diğeri sıra kendisine gelince, gözlerine düşen garip, pırıltılı bir kederle okuduğu hayranlık uyandıran farsça şiirin, aslında füruğa ait olduğunu söyler sonradan. sessizlik olur. güzel ve hüzünlü bir hava eser, füruğ gibi… ve sonra, sabaha kadar süren sohbetin her durağında füruğ vardır. 

bak tam karşımızda gecenin mumu 
damla damla nasıl eriyor 
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla 
gözlerimin simsiyah kadehi 
senin ninnilerini dinlerken 
ve bak nasıl 
şiirlerimin beşiğine 
sen doğuyorsun, güneş doğuyor…”*




*çeviri; celâl hosrovşahi 

 
 

hsiau, kiraz çiçekleri, ve yolları kesişen filmler üzerine…



japonlar, kiraz ağacı figürünü severler. önce çiçek açar ve sonra çiçekler
yerlere dökülür. hayatın da böyle olduğuna inanırlar.
meiji döneminde, bir kadın kendini çağlayandan atarak intihar etmiş. hayattan bıktığı ya da
yaşama arzusunu kaybettiği için değil. sadece gençliğini yitirmeyi kabullenememiş; “bir kez elden gidince, hiçbir şeyin anlamı yok. neden biz de kiraz çiçeklerini taklit edip en güzel ânımızda daldan düşmeyelim? rüzgarda sürüklenerek”… bıraktığı bu not, meiji döneminde bütün genç insanlara ilham kaynağı olmuş. kahramanlık ruhu ve idealizm dönemi. çiçekler oraya buraya savruluyorlar. ben de onları izleyeceğim…*

hayatımın en güzel kışıydı. belli ki “kış” kısmı bitti. uzun gecelerini yaza taşımak mümkün olmadığına göre, payımıza bahar ve kiraz çiçekleri giyinmiş ağaçların güzelliğini seyretmek düşüyor artık. yine de, bir süre daha, şu geçip giden uzun kış geceleri bahsine dönersek; seyrettiğim pek çok filmin adı geliyor dilimin ucuna. aklımda hiç kalmamışlar da var tabii, unutmaya çalıştıklarım bile vardır hatta. aslında bu seyir serüvenine yön veren bir durumdu, büyük yönetmen angelopoulos’un ölümü. beklenmeyen bu kötü haberle, burada size bazılarından bahsettiğim filmlerini izlemeye devam eden olağan seyir, birden çok gerilere gidip, unutulmuş dememeliyim ama pek de bilinmeyen ilk dönem filmlerine döndüğümüz bir seyir sürecine dönüştü. yunanistan’ın yakın tarihiyle, sonraları ümidini tamamen keseceği siyasi geçmişin fonunda hayatın tam içinden geçen, şiirsel, epik hikayeler anlattığı; “meres tou ’36“, ” o thiaos“, “oi kynigoi“, “o megalexandros” gibi filmlerini seyretme şansını yakaladığım bir zaman… ve tam da bu filmleri izlerken, yolları kesişen bir başka yönetmenin filmleri de bir başka kapı açtı önümde. zaten böyle değil midir? ipin ucundan tutarsınız, çıktıkça gördüğünüz manzara güzelleşir, derinleşir, bakış alanınız genişledikçe hevesiniz, heyecanınız artar. böyle bir şey olmalı… bahsedeceğim diğeri, adı angelopoulos filmleri arasındaki sohbetimizde geçip, güzel bir ahenkle filmleri kesişen tayvan’lı yönetmen; hou hsiau-hsien.

bazı yönetmenler ve filmleri, sinema denen gürültülü dünyanın, hatta bırakın sinemayı, yaşadığımız şu; onu tanımlayabileceğimiz tüm kelimelerimizi içimizi burkarak tüketen, ağzımıza tıkayan dünyanın, ölümcül duyarsızlığına, kaba-saba derisi kalınlaşmış yüzüne, hoyrat insan ormanına, genel geçer tavrına, hâline, duruşuna çıkarılmış bir karış dil gibidir. hsiau da, bu çok nadir ve değerli insanlardan biri. sezgisel bir derinlikle, tam da kalbinin açısına ayarlayıp ruh verdiği, bu ruhu kendi gözlerinden seyircisine incelikle üflediği kamerasını derviş tevazusu ile sadece bel hizasında kullanır hsiou, ev içlerinde; yaşayanların mahremiyetini gözler önüne sermekten çekinen loş bir ışık kullanır. filmlerindeki karakterleri kahraman yapmaz hsiou, olaylara yorumunu minimuma indirip seyirciye sadece gözlemlerini sunan,  sakin ve tertemiz bir dil bu…

a city of sadness“da, işgal ve savaş yıllarında darmadağın olmuş lin ailesinin çocukları, her şeye rağmen bitmeyen umutlar, doğan bebekler, yaşam savaşının en acımasız anında, çete kavgalarında, yeraltı zindanlarında, susturulan veya zorla konuşturulurken bile kirlenmeyen insanların, mütevazi ve onurlu duruşlarını, seyirciyi yormadan, heyecanına öfkesine kurban etmeden, sakin ve huzurlu, geceleyin kâğıt fenerlerin solgun ışığında, zarif  adımlarıyla gösterişsiz şölen sofraları kuran küçük kadınların, tıpır tıpır ayak sesleri gibi anlatır.

angelopoulos’la aralarındaki ruh/dil yakınlığı, “the puppetmasters” ve “the travelling players“da hikâye olarak da çok benzer. ülkeleri, sanatları, bedenleri işgal altındayken, yine de umutlarını karartmadan, her şey bitip kendiyle baş başa kaldığında utanmamak derdinde bir grup kuklacıyı anlatır hsiou. “kumpanya”daki oyuncuların evlerinden çok uzaklarda, her gittikleri yere yabancı bir gariplikle, karşılarına çıkan zorbalara rağmen, her hangi bir gün oyuna gider gibi cesur, başları dik, sanki sonu ölümle bitecek kadar uzun turne yürüyüşleri de aynıdır… senaryosu ellerine önceden tutuşturulmuş oyunların, başlarına silah dayanıp çıktıkları sahnesinde; ölüme, işkenceye göğüs geren, zulüm dolu ülkelerine bir parça aydınlık getirme çabasına tanık oluruz. yine aynı dil, geniş bir çayırda yürür gibi sakin, yavaş, öfkesini yenmiş bir olgunlukla, şairin; “dönünce bütün gövdesiyle döndü“** mısrasında anlattığı çok uzaklardan gelen bir ışığı, kadrajındaki erdemle birleştirir hsiou…

nisan’a gelirsek; ki geldik. güzeldir, bilirsiniz… bahara çoktan fit olmuş kalbimizin nisan uçlarından tutup yazın sıcacık eşiğinden geri dönülemeyecek kadar ileri fırlatır insanı. şehrin hüznünden içeri sızıp, betonların arasından bile aşıp, çiçekli dallarını ulaştırır…

*a city of sadness
**i. özel, “bir yusuf masalı”

the voyage to cythera

sürgün günü; evlerinden, yaşadıkları şehirden kovmak için gelenlerin hain aceleciliğine inat, kız ve annesi, iki küçük oğlana sarılıp, oldukları yerde, öylece, paslı bir çiviyle çakılmış gibi kala kalmışlar, korku ve dehşetle. hac yolculuğu için uzaklarda olan evin babasının yokluğu daha da artırmış bu korkuyu, sahipsizliği. sonra, “hadi! çabuk toparlanın!” sesleriyle irkilip, etraflarına, evlerine, eşyalarına bakmışlar. acıyla bakmışlar. hangisinden vazgeçebilir ki insan ve bir ev ne çok şeydir, bir kapı kolu, bir küçük sandık, eşik, sahanlık, verandadaki tahta tabure, pencere önünde tam yerini bulmuş eski bir divan, bunlardan hangisi sığar bir sürgün heybesine. elbette hiçbiri. zaten her biri sadece o evde, o ev de o sahipleriyle, yerinde, olması gerekende güzeldir değil mi. sevdiklerine, komşularına alıp koşmuşlar en değerli şeylerini. toprak saksıdaki güllerini kucaklamış hamile anne, küçük kardeşlerden biri kucağındaki kediyi, diğeri kümese dalıp topu topu bir kaç tavuğu ayaklarından tepe üstü tutup koşmuşlar. yalvarmışlar;” lütfen biz gidince onlara iyi bakın”. komşuları, kimi mahcup almış, kimi lütfeder gibi uzanmış, kimiyse geri çevirmiş; “ben kendiminkilere zor bakıyorum”. etrafa koşturup durmuşlar can havliyle. tanrı nasıl kahırlı bir güç verdiyse bacaklarına… kız, çeyiz bohçasını alıp sevgili arkadaşı, birlikte doğup büyüdüğü, canı, ciğeri nesibe’ye koşmuş. nesibe, evin kapısında karşılamış onu. yüzlerindeki derin acıyla konuşmadan anlaşmışlar. nesibe kıza o korktuğu lafı söylemiş sonra; “sana yaramayan, seni mutlu etmeyen, emeğin, göznurun çeyizlerini ben nasıl alırım. nasıl yüreğim kaldırır bunu. yapamam. günahtır bu, korkarım”. bunu derken başını, gözlerini yere dikip kucaklamış kızı, yani büyükannemi; ermeni olduğu için evinden koparılan, ailesinin büyük kısmını ölüm yolculuğu, kalanları da sürgün içinde sürgünle kaybedip yapayalnız kalan büyükannem…



dün gece, büyük şair, usta yönetmen angelopoulos’u sonsuz yolculuğuna uğurladık. çoktandır istememe rağmen şimdi tüm bunları anlatmama hiç beklenmeyen ölümü neden oldu. böylesi aklımın ucundan bile geçmezdi halbuki. bu ani ölüm, çekilememiş pek çok değerli film demek aynı zamanda. ve yarım kalmış şiirler… bir başka yönden, içine doğduğum aile hikâyesiyle çok örtüşen bir sürgün hüznü taşırdı angelopoulos filmleri. anlatışındaki yakınlığı, tanışıklığı hiç unutmam, unutamam. özellikle “kitera’ya yolculuk”ta çok güçlü hissettiğim bir duyguydu bu.

spyros, otuz iki yıllık bir sürgünden, kovulduğu ülkesine, ayrılığa mahkum edildiği ailesine döner. beyaz, büyük ve  hüzünlü bir gemiyle. kıyıda bekleyen çocuklarıyla, derin bir boşluk sızısı gibi aralarına giren yılların verdiği uzak duyguyla kucaklaşır. kollarında ne kadar güç kalmışsa tümüyle sıkar, bağrına basar onları. arada hep uzun yıllar, birlikte yaşanamamış anıların gölgesi kalbini sıkıştırarak. eve doğru yola koyulurlar, heyecanlı, şaşkın, buruk. başı döner adamın, yürüdükçe sendeler, sanki onca deniz yolculuğu değil de, yıllar önce koparıldığı toprak tutar. karısını sokakta bekler bulur spyros. sevdiği adamı otuz iki yıl boyunca beklemiş, tek başına, kavuşma anına aşkla, özlemle bilenmiş kadınla, adam bakışırlar öylece. bir süre karşılıklı seyrederler birbirlerini, sessizce. sonra ilk sözü kadın söyler;” aç mısın?”…

o an, öyle bir durumda, hangi söz bu kadar şiddetle anlatabilir ki kadının aşkını, aşkında biriken özlemi, şefkati. başka hiçbir söz anlatamazdı. angelopoulos, sürgünden dönen sevgilisini karşılayan kadına diyeceği ilk sözü bu kadar anlamlı, sade, yürekten söyletebilen bir şair/yönetmen.

angelopoulos için, dünyadaki sürgünlüğün, sürgün ruh halinin sona erişiydi belki ölüm, ama bizler, “giderek çürüyen şu dünyada” ardında bıraktıkları için çok hüzün verici bir mahzunluk, yoksunluk, yetimlik. zaman geçtikçe bu yokluğu, boşluğu, çok daha fazla hissedeceğimize inanıyorum…

Հրանդ Տինք

cinayetin üzerinden tam 5 koca yıl geçti. onca haksızlığa, karartmaya, sindirmeye, korku ve tehdide, devletin sahibi değişse de ruhu değişmeyen katil siciline rağmen ümidimizi hep canlı tutmaya çalıştık. katilleri biliyorduk, her şey gözümüzün önünde oldu. biliyorduk ki; hrant dink’i aylarca “bir güvercin tedirginliği”nde yaşatan bu süreç, dev bir linç organizasyonuydu. devletin tüm güçleriyle; siyasileri, basını, zehirli bir yılan gibi kalabalığın içine akıtıp hrant dink’i hedefe yerleştirdiği “türk’lüğü aşağılama” safsatası, yanında konumlandırdığı kızgın halk kitlesi, işine geldiği gibi çantasında taşıyıp gerektiğinde çıkarıp kendini temize çıkardığı hukuku ile ince ince ördüğü cinayet senaryosu, o gün, agos’un önünde saat 15.00 sularında gerçekleştirildi. kana doymayan katil, kurbanını her dava, her yıl dönümü ve her fırsatta yeniden yeniden öldürmeye devam ediyor. kaldırıma akan o tertemiz kan her defasında yeniden tazeleniyor. bizim cenazemiz halâ o kaldırımda boylu boyunca yatmakta. ilk günün acısı ve öfkesiyle dopdoluyuz! bunu kanıksamayacağız. yazmaktan, konuşmaktan, bağırmaktan, isyan etmekten, kavga etmekten, üzülmek, suçlamak, her zaman başı dik hakkımızı arayıp durmaktan bıkıp usanmayacağız. katiller bekledikleri bıkkınlığı, yorgunluğu; yüzümüzde, gözlerimizde, ellerimizde, dizlerimizde göremeyecekler.

biz, hrant için yüreği yananlar, katilden adalet beklemek saflığını çoktan aştık. biliyoruz ki asıl katiller oldukları yerde, maşaları bir süre içeride, sonra özgür, daha olmadı sonsuza kadar susturulacaklar. bu katil yaratan döngüyü, bu katil ruhu anlamamız imkânsız, ama sesimizi yükseltip karşısına durmamız, birbirimize destek olmamız, rakel dink’in yüzüne utanmadan bakabileceğimiz bir gün için, yanıbaşında, arkasında yürümemiz gerek. o kara günde sevgilisini uğurlayan rakel’in; yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? hangi karanlık unutturabilir sevgilim? olmuşları, olanları kim unutturabilir? korku unutturabilir mi sevgilim? yaşam mı? zulüm mü? dünyanın zevk-i sefası mı sevgilim? yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? hayır, hiçbir karanlık unutturamaz.” dediği gibi, her gün tazelenen bir hafıza ve güçle, kim olduklarını apaçık bilip gördüğümüz arsız, acımasız katil sürüsünün yüzlerine suçlarını haykırmaya devam edeceğiz!..

bergman kırmızısı

o renk, ağıt gibi, keman sesi gibi içimize işleyen o mavi nasıl ki “chagall mavisi”yse, bir de; bergman kırmızısı var. tüm diğer gösterişli bergman renklerine de yansıyan, çok sıcak, şefkatli, bilge, tutkulu, acı, derin bir kırmızı. kahverengiyi, yeşili, turuncu veya altın rengini usulca okşayıp, fırçanın ucunda sabırla kalıp gitmeyen, tablodaki diğerlerine sirayet edip duran inatçı yağlı boya kırmızısı gibi…

fanny ve alexandre, annelerinin büyük hatasıyla evden gitmek zorunda kaldıklarında solmaya başlayan bir kırmızı bu. hızla solup, psikoposun evine ulaştıklarında tamamen yok olan, sevgi ve merhametin yokluğunda kendini siliveren, hatta fanny’nin pespembe yanaklarından bile tamamen çekilip, sadece; alexandre’ın vücudunda, yediği onlarca sopayı ispat etmek ister gibi kısacık bir an kendini gösterip kaybolan kırmızı… emilie, yorgun gözlerini kapayıp, merak ve endişeyle sadece yüzüne sabitlendiğimizde, o an nerede olduğunu, yüzüne yansıyıp anlamama, mutlu hissetmeme neden olan kırmızı. isak’ın, çocukları sakladığı yerde; “ben senin koruyucu meleğinim” diyen kilitler altındaki ismael’in perdesiz gözlerinde, alexandre’ın tanrıyla kavgasını önce alevlendirip, sonra durultan kırmızı. ve büyükannenin her şeye rağmen bitip tükenmek bilmeyen ve herkesi kucaklayıp huzurunda dinlendiren şefkatinin kırmızısı…

dün gece, fanny ve alexander’da; doğum saati ve ânıyla “boğa kadını” olduğu astrolojik olarak kanıtlanmış ben, muhteşem bergman kırmızısıyla, tabii ki yerimde duramayacak kadar heyecanlanacaktım. elbette tam da böyle olacaktı:)

the beekeeper

eğer birisi,
belki bir kadın bana;
-kimsiniz? ne istiyorsunuz?
diye sorarsa
diyeceğim ki;
-hiç…
-sadece geçiyordum.
yıllar önce burada yaşardım…

 

insan kendini seçermiş, denir. her şeyi ve herkesi ardında bırakıp, çiçeklerin, burçak, yonca, beşparmakotu, portakal ağaçları, ayıüzümü, dağ kekiği, zaferotu ve daha milyonlarca çiçek tozunun peşinden, kendini “çiçek yolu”na vurur spiros. insanlardan kaçıp, kalabalık arıkovanlarına sığınır… baştan ayağa yalnızlığı seçmiş bu adamın, kızının düğünü için yola kısacık bir molası, biraz da öfkeyle yadırganan varlığıyla hüzünlü bir tören başlar. fotoğraf karesinde yan yana durmayı beceremeyen şaşkın ve zoraki pozu, fotoğrafçının; “lütfen gülümseyin. düğün bu yahu!” serzenişi toparlar. düğün evi, arada dolaşan kadeh dolu tepsi, sohbetler, ölçülü kahkahalar, meraklı bakışlar, sorular… boğucu bir havaya dönüşen düğünün durgunluğunu odaya giren minik bir kuş bozar. gelini ve konukları heyecanlandırır, peşinden sürükler. gelinin tutmak için uzanıp, elinden kaçırdığı minik kuşu göremeyiz, ama kameranın ardına dolaşan gözümüz peşinden gider, öyle ki, kanat çırpışlarını bile hissederiz… tam o an aşağıda, anna’nın ellerinden kayan tepsi, spiros’un önüne düşer. kadehler saçılır, tuz buz… birisi kalkıp teybe düğün valsi koyar. “nazardır” der konuklar. “nazardır!” kadının elinin titreyişini kimse görmemiştir, adamın kadeh kırıklarını korkmadan toplayışını da. adam korkmaz, dünyada en çok, “yalnız” biri korkmaz çünkü. diğer “korkusuzlar”, gerçekten yalnız olmadıkları sürece yalancıdırlar… cam kırıklarını nefes alıp-vermek kadar olağan bir ritmle alır eline spiros, bırakır. alır. bırakır. en keskinlerini bile parmaklarında tutarak toplar… eğildikleri o yerde kadının onu özlemle izleyişini hissederek, bu seyrediş, anna’nın bu hasretle bakışı, cam kırıklarından daha keskindir… sonrası, yola koyuluş yeniden. küçük duraklarda kısa bekleyişler ve peteğin içine hapsettiği kraliçe arıları, bir asker arı gibi hızla, emekle, adeta sessiz bir çırpınışla çeperleri sıvayarak içeride tutmaya çabaladıkça, kadınlarını bir bir kaybederek yolun sonuna yaklaşması adamın…

 

angelopoulos’un şiirsel sinemasından bugüne kadar izlemediğim -iyi ki sonraya kalmış- bir filmdi “arıcı”. özellikle filmi başlatan düğün sahnesi benim için unutulmazdı. izlediğim o geceden beri büyülenmiş gibi üstüne düşünüyorum. yalnızlığı, sessizliği, bu kadar etkileyici anlatabilen çok az yönetmen olmalı. onca filminden, en çok bunda, “arıcı”da kendinden bahsetmiş sanki angelopoulos. baştan sona böyle bir duyguyla izledim filmi. yine elenie karaindrou’nun sisli, hüznünlü, kavak altlarında oturmuş serinliği huzuru veren, insanın kalbini yerinden döndüren müziği, şahane marcello mastroianni ve diğerleri… hepsi bu masalda, theo angelopoulos’un şiirsel atmosferinde, tam da durmalarını istediği yerde kendilerini bulmuş…

the turin horse

sessizlik, kendi kirlerini süpürüp yürüyünce, fırtına olur…*

friedrich nietzsche, 3 ocak 1889’da torino’da, via carlo alberto’daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. sonra, ismi muhtemelen giuseppe carlo ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. sağlam yapılı ve gür bıyıklı nietzsche birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. olaya şahit olan diğerleri, nietzsche’yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir nietzsche. ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek “mutter, ich bin dumm!” (“anne, ne aptalım!”) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir… atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz…

sonrasında yaşanan 6 gün içindir;

tanrı vazgeçti yerle bir edişten, o sarılışın hatırına bilinmez bir zamana erteledi kıyameti. atın ve filozofun insanlıkta birleşip eşitlendikleri o anın ihtişamıyla torino atı, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. tattığı “o an” ruhunu öyle yükseltti ki, tüm diğer canlıların ve insanların ulaşamayacağı, yeme-içme, yük, kırbaç, ne varsa yeryüzünde payına düşen, hepsinden çekildi. baba ve kızı da ortak ettiği tükenişe, hiç kıpırdamadan, birlikte yol aldılar. sonsuz döngünün, sonsuz rüzgârla süpürüp durduğu yeryüzü, yalnızlık ve suskuya kesildi. hızla azalmanın, yüklerinden kurtulmanın hafiflemiş deliliğiyle, durdular öylece. baba uzandı yatağına, ölü beniz ve dehşet gözleriyle tavana baktı, kız pencere önünde donmuş bir bakışla oturdu, çatıdan bir kiremit düştü, rüzgâr bir daha kükredi, küçük dünyaları biraz daha kuraklaştı bu bekleyişle. yağını reddedip yanmayan fitil, tıkırtılarına sus düşen tahtakuruları, bir gecede kuruyan basit hayatlarının kaynağı su kuyusu ve her defasında kuyuya atılan kova, her güne iki tanesi düşen patatesler bile hissetti sürüklendikleri zifiri hiçliği. “neden her şey böyle oluyor baba?” bu çöl ne zaman reva görüldü bize, ve tüm o ağır damlalarımızı nerede kuruttuk? toptan bir tövbe temizler mi boğulan ruhumuzu?

halâ o an’ı düşünen, anlayan ve tüyleri ürperen birinin varlığını bilmek, en ümitsiz anda hayata olan inancı tazeliyor, yeniden doğmuş duygusu yaşatıyor insana. bu anlamda, bu filmle béla tarr, büyüklüğünü, yeteneğini, -hiç şüphesiz- büyük sanatçılığını yeniden, hayranlıkla hatırlatmış oldu. tarr, son sözünü fırtınaya karışmış keskin bir ıslık gibi içimizi delip geçen bu ağıtla söyledi. tam da ona yakışan bir son söz, insanın hayatı boyunca sadece bir kaç kez şahit olabileceği bir başyapıt ve çok derin bir seslenişle. kalbe işleyen, anlamlı bir sessizlikle…

*tagore

elegy

-biliyorsun andrei,
bu gece senin için bir şiir yazdım. şimdi onu okumak istiyorum,

bir ev nedir?
belki bir paltodur, belki de
yağmur yağdığında bir şemsiye.
şişelerle, bezlerle
tahta ördekler,
perdeler ve yelpazelerle dolu.
buradan hiç ayrılmak istemiyorsun,
demek ki,
içine giren herkes için
ev bir kafestir.
senin gibi karları izleyen
bir kuş için bile…

-çok iyi, ama aşırı üzücü…

“nosthalgia” için italya’ya gelen tarkovsky’nin, italyan şair tonino guerra ile sohbetinden…
moscow elegy, aleksandr sokurov.

melankoli

“gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor. 
köpeklerin bakışlarında birer keman tadı. 
avcılar ve kuşlar avdan dönüyor. 
zaten her yanda hüzün görülür 
uzakta çocuklar kayıyorsa, 
kızaklar tahtadan yapılmışsa, 
kar dinmişse,avdan dönüyorsa avcılar, 
insan anlamışsa ansızın, başladığını 
gökyüzünün, ayaklarının ucunda.” 

bir kış günü bruegel’in avcıları geri dönerken, elleri boş köpekleri yorgun, karlara bata çıka. gökten siyah kuş ölüleri yağmaya başladı. biri gördü bunu, bir kadın, kara smokinli erkekleri, düğün telaşıyla sevimsiz kadınları, salonda toplanmış kendini beklerken gördü. gezegenin bembeyaz gelinliğine çöken dayanılmaz mavi çekiminin melankolisine kaptırdı kendini. gecenin gelini olduğunu unuttu. damadı unuttu. dallarıyla birlikte yürüdü, ayaklarıyla köklerini sökerek koştu önce, kaçmanın imkânsızlığını, yorgunluk saçlarına sinince ve gözlerine, anladı, kabullendi, bekledi sessizce. hiç olamadığı kadar sakin, ölmenin de tatlı bir şey olduğuna inandı huzurla. umutsuzluğun serinliği doldu kanına. nefesini bıraktı… diğeri elbette yavrusunu alıp kaçmak istedi. girecek tek bir delik bulamadı koskoca yeryüzünde. sarıldı kucağındakine. sihirli mabedi çattı çocuk, biraz ağaçla. kadın her şeyi anladığında başlamıştı rüzgâr, çatısız korunak, başlarında dönen ölü kuşlar, parmak uçlarına ulaşan ölüm uğultusu… ağıt bitti, dünya bitti, abraham simsiyah kaslarının parlaklığıyla yere serildi…

lars von trier’in “melancholia”sı için sayıklama… yazısı şurada.

şiir: ülkü tamer

dekalog6



“-beni neden gözlüyorsun?
-çünkü seni seviyorum.
-peki ne istiyorsun?
-bilmiyorum.
-beni öpmek ister misin?
-hayır.
-belki sevişmek istersin?
-hayır.
-öyleyse ne istiyorsun?
-hiçbir şey.”

aşk ne kadar sade aslında. aynı anda ihtişamlı… her sabah aynı saatte kapının önüne konan süt şişeleri, postacının adresi eliyle koymuş gibi bulması, hoşlandığı kadından kahve sözü alan genç adamın yüzündeki gülümseme, kirazın etinde kıpırdanan kurt gibi. “mavi”deki evsiz adamın flütünden yayılan müzik, yaşlı kadının o şişeyi cam kumbarasına hiçbir zaman uzanıp atamaması, calvino öyküsündeki,  her sabah aynı saatte gece vardiyasından dönen arturo massolari’nin bazı sabahlar, sevgili karısı elide’i elinde kahve, çalar saatten önce öperek uyandırması gibi. birinin çekip gitmesi, bir kapının sertçe çarpması, diğerinin gidip yemek yapması, radyoda cohen çalar gibi. “evlerin saat beş olma hali” gibi. bir bardak su gibi, bir dilim ekmek, berk’in şiirinden geçen ırmak, ırmağın yolunu kesip dizkapaklarının altından devam eden keçiyolu gibi. zweig, ölmeye yattığında, onu sonsuz uykuya yalnız göndermeyen lotte’nin, başını sevdiğinin omzuna koyup gözlerini kapaması gibi. perdeleri çekip karanlıkta oturmak, zile basmayıp kapıyı yumruklamak, ipte asılı unutulmuş çamaşırlar, “verso el cielo”nun müziğinde dante’nin sesini duymak gibi. yağmurda ıslanmak, çıplak ayak toprağa basmak gibi. pazar çadırları gibi. birine tüm gücünle tokat atmak, tomek’in bileklerinde kanayan ince çelik çizgi, gölgeli bir yolda yürümek, çalı çırpıyla ateş yakmak gibi. üşümek, ısınmak, yumruğunu bütün acı ve öfkenle duvara sürterek ilerlemek, her gün, yine yeniden yepyeni yenilmek gibi. kirlenmek, günahın dibine batmak, asma köprüyle, gürül gürül akan bir nehri geçmek, çok eski bir sevgilinin öfkeli selamı, dağ başı sessizliği, otel odası kasvetinde aynada kendini seyretmek gibi. reçel yapmak gibi. baudelaire’in geçip giden bulutları gibi. uçurum gibi. ondan nefret ettiğinizi sanan birini için için sevmek, gidip dönmemek, akşam yemeği, bin yıldır güneşin altında büyüyen bir asmanın sıcak üzüm salkımları, deniz gibi deniz, martılar gibi. bütün bir yılın eylül’le aklanması, nietzche’nin o ata sarılıp ağlaması, duvardaki kan lekesi, prens mishkin gibi. kieslowski on emir’den soyunup yalın kalp seslendiğinde orada olmak, en inanmadığın an kaderin gözüne görünüvermesi, magda’nın bilmeyen kalbine “aşk”ı indirmek gibi…

borges

 

 

“babam çok anlayışlı ve bütün anlayışlı insanlar gibi de çok sevecen bir adamdı. bir keresinde askerlere, üniformalara, kışlalara, bayraklara, kiliselere, rahiplere ve kasap dükkanlarına iyi bakmamı söylemişti bana. çünkü bunların hepsi de yok olup gitmek üzereydi ve çocuklarıma tüm bunları gerçekten gördüğümü söyleyebilmeliydim. ne yazık ki bu kehaneti doğru çıkmadı…”

bugün doğum günüymüş. borges adını ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamaya çalıştım sabah. o ünlü “yeniden gelseydim hayata” şiiri ile mi, yoksa “kum kitabı”nı mı okumuştum ilk, hatırlayamadım gerçekten. ama kitaplık denince akla ilk gelen adamın en sevdiğim kitabına uzandı elim. “borges ve ben.” aslında, bilirsiniz, borges’in böyle bir kitabı yok. hayattayken bir dergi için yaptığı, “bir öz yaşamöyküsü denemeleri” anlatılarından ve bazı kitaplarında kendisinden fazlaca bahsettiği bölümlerden alıntılarla derlenip çevrilmiş bir celal üstel eseri bu. yukarıdaki alıntı kitaptan, can yayınları baskısından.

babasının gerçekleşmeyen şahane güzellikteki kehanetine, içim burkularak takılıp kaldım, uzunca bir süre… bugünlerde… özellikle…

 

fotoğraf şuradan

“sinemanın hakikati”nden…

“bu aşağı dünyaya gönderildiğin andan beri,
bir merdiven hep oradaydı, hasretinden ötürü.”
hz. mevlâna

(…)
kişisel olarak dostoyevski’nin romanları içinde, budala’da nastasya filipovna’nın ölü bedeni başındaki sahneyle, karamozov kardeşler’deki büyük engizitör bölümü ve ivan’ın “şeytanıyla” konuştuğu sahnelerin olağanüstü bir sinematografiye sahip olduğunu düşünüyorum.

düşünelim… öl(dürül)müş bir kadın, bir sedirde boylu boyunca yatıyor. hemen yanıbaşında iki sandalye var. iki adam dizleri birbirlerine değecek şekilde oturmuş o sandalyelere. yatakta ölü bedeni boylu boyunca uzanan nastasya filipovna; sandalyelerde oturanlar rogojin ve prens mişkin. iki aşık; iki rakip; iki apayrı kişilik… mişkin, dostoyevski’nin hz. isa benzeri karakterlerinden biri. aşk; kendini adama, fedakârlık demek onun için, nefsâni duyguların çok üstünde bir şey… rogojin, tutkuları için her türlü kötülüğü yapabilecek bir kişilik. sonunda en sevdiğini bile öldürebilecek kadar nefs mahpusu… bir mumun etrafında dönen iki pervane gibi… artık mum sönmüş; ışık vermiyor ve o iki pervanenin, ışık vermeyen mumun etrafındaki çaresiz halleri bile muhteşem bir sinema gücü sağlardı…

yine düşünelim… ivan karamozov, inanmakla inanmamak arasında korkunç bir savaş veriyor. aynen bergman’ın muhteşem filmi yedinci mühür’deki şövalye gibi. kendisiyle yaptığı o büyük savaş ve sonunda teslim olması, onun için aydınlanma yönünde ilk büyük kapıyı açıyor aslında. delirmesi bu anlamda hayra alâmet! aklın kelepçelerinden kurtulmak… ancak karamozov kardeşler uyarlamarında bu bölümlerin, bir olay akışı taşımadığı için çoğunlukla gözden kaçırıldığı düşünüldüğünde “ne eksik” sorusu da kendiliğinden cevap bulmuş oluyor. yönetmen, büyük romanların olayları anlatmak için kullandığı dialog bolluğunu aynen kullanır; ama insan ruhunun derinine nüfuz edemez. ve o derin okyanus içinde, dışarıdan sükûnet olarak görünen büyük dalgalanmayı fark edemezse , romanın gölgesinde kaybolmaya mahkûm filmler yaratır olsa olsa… ve yönetmen kendi hayatındaki küçücük bir kutsal anıyla dostoyevski romanı arasında bir ilişki kuramıyorsa başarılı olamıyor demek ki! çocukluğumuzdan bu yana sakladığımız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir demiyor muydu alyoşa, dostoyevski’nin romanındaki son sözlerinde?

dostoyevski’yi filme uyarlayan yönetmenlerin çoğunluğu, neden hep sözlere takılı kalır da; o sözlerin gizlediği hâlin içine girmeyi, o hâli kendi kutsal anılarıyla birlikte yaşatmayı ve bu yolla susmayı beceremezler?

ikinci kısım, “hakikatin görünümleri”.
ikinci bölüm, “karamozov kardeşler ve dostoyevski’nin sinema uyarlamaları üzerine”, “sonsöz” s. 174’den.
külliyat yayınları.

sinemanın hakikati,
enver gülşen.

tambien la lluvia

“bu sahneyi ben yazmadım, bunlar yaşandı, hepsi gerçek!”

genç yönetmen sebastian, yerli kadınların, bebeklerini köpeklere parçalatan istilacılardan kurtarmak için kendi elleriyle nehirde boğmak zorunda kaldıkları sahneyi çekerken, kadınlardan bebeklerini suya sokmak istemeyen itirazlar yükselince, “bebekleri suya sadece bellerine kadar sokacaksınız, sonrasında ellerinize oyuncak bebekler vereceğiz, endişelenmenize gerek yok” der, defalarca. ama kadınları ikna edemez ve insanın içini yakan bir isyanla “bu sahneyi ben yazmadım, bunlar yaşandı, gerçek. göstermek ve çekmek zorundayız!” diye haykırır…

icíar bollaín’in “tambien la lluvia” filmini aylar önce izledik. şimdi türkiye’de vizyona giriş haberlerini okuyunca aklıma geldi de, blogda adı geçsin istedim. filmi seyretmeye karar verdiğimiz an çok cazip gelmişti diye hatırlıyorum. zira ispanyolca bir filmdi, (ki bilmediğim bu dili sadece dinlemek bile benim için büyük zevk. belki film izleyerek öğrenebilirim ispanyolca’yı:) oyuncularından biri dünyanın en tatlı şeylerinden, gael garcia bernal’di:) diğeri, aranoa’nın muhteşem filmi “güneşli pazartesiler”in suskun, derin, aşık, etkileyici karakteri jose’yi canlandıran luis tosar ve heyecanlanmam için ilk anda oldukça geçerli nedenlerdi bunlar. ayrıca bollaín’in aktrisliği bir yana yönetmenlikteki kısa ama sağlam filmografisi de iyi bir referans tabii. film vizyona “yağmuru bile” adıyla girmiş, ben türkçe’ye “yağmur da” şeklinde çevirmekten hoşlandım. güzel bir senaryo, çok zor bir kurguya rağmen, her iki dünyanın, gerçek ve sinemasal bağlarını ince, ustaca yorumlayan yönetmen ve oyuncuları beğendim.

marco polo’nun, yani “beyaz adam”ın kıtaya ayak basışını, tarihin yazdığı gibi değil de, gerçek yüzüyle anlatmak, istilâyı ve yerli halkın katledişini konu alan bir film çekmek isteyen ekip, nispeten ucuz bir çekim planıyla bolivya’ya gider. cennet gibi bolivya ormanları ve fonda harika müziklerle yol alıp şehre ulaştıklarında, yorucu ama keyifli bir çekime başlamak için ilk yapmaları gereken, yoksul ve işsiz yerli halkın oluşturduğu, saatlerdir yakıcı güneş altında uzayan kuyruktan oyuncu seçmektir. köle pazarından işlerine yarayacak olanları seçtiklerinde aralarında daniel’de vardır. daniel, fakir, emekçi yerli halkın, küresel şirketlerin vahşi ve haksız istilalarına, tecavüzlerine karşı çıkan, direnen, dahası “anlamıyorsunuz değil mi? su hayattır!” diyerek, su için verdikleri onurlu savaşı, direnişi örgütleyen bir yerlidir ve bu yüzden çekim boyunca, olayların bir şekilde içinde kalıp, farklı düşüncelerine de şahit olduğumuz ekibe zor anlar yaşatır. bolivya hükümeti’nin yerli halkın suyunu çok uluslu bir şirkete satışının ardından başlayan şiddetli direniş ve ayaklanma, satışın iptaliyle, daniel ve arkadaşlarının savaşı kazanmasıyla biterken, film tarihe gidiş-dönüşleriyle, 500 yıl öncesinden günümüze, gittikçe azgınlaşarak büyüyen sömürü düzenine bir isyan çığlığı gibi…

filmde bolivya halkının doğaya ve suya sahip çıkışını, zor şartlara rağmen gurur verici, göz yaşartıcı direnişini izlerken, bizdeki, su kaynaklarımıza göz diken HES adı altındaki karanlık güç birliğine karşı son zamanlarda gittikçe büyüyen ve bir kısmı şimdilik başarıyla sonuç veren protesto ve direniş aklımdaydı hep…

matt

bu adamın yaptığı müziğin kutsal olduğuna inanıyorum ben. “kutsal” derken, yukarılarda, uzaklarda bir yerde değil, aksine yanıbaşınızda. iddiasız duruşuna inat muhteşem müziğini ne zaman dinlemek isteseniz, ne zaman matt şarkı söylemek istese, doğrulur, gitarı eline alır. akortsa gereken, beklersiniz zevkle. sonra, muhtemelen başkalarının üzünçlü diye tarif edebileceği bir müzik başlar. yavaş, hüzünlü… arkadan belki iç yakıcı bir koro sesi duyarsınız. ama benim için tam da böyle değil işte, matt dinlemek üzmez beni. tüm o drinking songs, failing songs’a rağmen bendeki “şarkı” sözcüğünün karşılığıdır matt elliott müziği, yaşamaktır, kanlı canlı bir duygudur. o sırada belki dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyordur, rüzgâr, fırtına, pencereler vurur, kapı gıcırdar. yakınlarda bir tren yolu vardır belki, ağır ve yorgun bir trenin gelip geçişini duyarsınız… hatta bir denizaltının çığlıklar arasında denizin dibine gömülüşünü… evet hepsini şarkıyla birlikte dinlersiniz, şarkının içindesinizdir zira. o kadar sahici…

önce de bahsetmiş miydim bilmem. değilse bile mutlaka bir kaç şarkısını almışımdır bloga. ama hepsi burada olsun istiyorum. hatta şu yan tarafa matt elliott şarkılarından bir müzik çalar da ekleyebilirim belki:) sanırım tam iki yıl önce de şiddetli bir matt elliott dalgası yaşamıştım ben. böyle dönüp dönüp aynı şarkılara, müzisyenlere, filmlere, kitaplara yeniden takılıp hayran kalıyorum. bu arada, şimdi bunu yazarken planting seeds’i dinliyorum. gece, uykuya dalarken dinlediğim şarkıdaysa yağmur sesi vardı, adını şimdi hatırlayamadım, gözlerim öylece kapanıp gitmiş…

alex



karanlık tarihinin haritasını odasının duvarında gizler alex. ilk aşk, ilk öpücük, ilk hırsızlık, ilk cinayet…

alex’i sık sık sayıklarım. dolayısıyla leos carax’ı. biri “en sevdiğin film kahramanı” diye sorsa “alex” derim heyecanla, ve film, yine “boy meets girl”. bilen bilir bu bazen aşırıya kaçan ilgimi… sık sık da düşünürüm, konuşmak isterim hakkında, ama bir yandan da kıskanırım, herkes tanımasın isterim alex’i. böyle, sıkıntılı değil ama, evet takıntılı bir bağlanış bu… defalarca izlediğim filme dair detayları da sık sık unuturum. belki yeniden izlemem için hafızamın bana oynadığı bir oyundur bu. bilmem ki… filmden kopuk kopuk sahneler hayal ederim, durup dururken. evini terk eden o yabancı kadının, çocuğuyla seine kıyısında arabasını durdurup ressam adamın tablolarını nehre öfkeyle fırlatırken düşürdüğü fularını eğilir alır alex, karanlık nehre bakar. veya o karanlık apartman aralığında sevgilisi ve eski arkadaşına ait sesleri duyduğunda yüzünde dolaşan acı omuzlarını düşürürken, yüzündeki garip çizgiler daha da belirginleşir. ya da mirelle’nin, sevgilisiyle dış kapıdaki diafon dialogunu dinlerken yukarıdaki sese tutulup kalışını unutamam hiç, ve asıl, mirelle ile geçirdiği o tek gece, -sanki hayatı boyunca ilk kez- yüzünde dolaşan huzur gölgelerini…

paris sokaklarını hep ayrıksı, huzursuz, hastalıklı, çelişkili adımlarla dolaşıp durur alex. insanların çok yakınından, arasından geçer. varlığı, birden uçup gidiverecek bir gölge gibidir. birazdan karanlık dehlizlerde yok olacak bir yeraltı adamı gibi… dostoyevski karakterlerine benzer alex. en çok da, “ben tek başınayım, onlar hep birlikte” diyen “yeraltı adamı”na. içindeki kanlı çatışmaya rağmen, hayatında garip bir düzen vardır. zor şartlara rağmen giyimine dikkat eder. gömlekleri ütülü ve temizdir. günün modasına uygun ceketler giyer. yeraltı adamının nevsky’e çıkarken, -meselâ o subaya haddini bildirmek için- kendine kaliteli ve pahalı deriden şapka, eldivenler ve kunduz kürkü yaka alması gibi… bu, kabullenilmiş, dayatılan sosyal ilişki şeklinden farklı gelse de, sımsıkı, sapasağlam bir iletişim isteğidir aslında. ikiyüzlülük, sahteliğe alınmış gardıyla, sevgi hastalığına tutulmuş gibidir alex… kaçmaz aslında, aksine “herkes” tarafından çirkin ve kaba görülmekten korkmaz, yozlaşmış sevgi gösterilerinin üstüne üstüne gider cesurca. gece yarısı kafede o çok uzun boylu kadının gözlerinde zerre kadar sevgi görebilmek için ayak uçlarında yükselip, en son şans, içtiği kahvenin parasını ödeyip kuru bir teşekkürle karşılandığında da, sağlam, sendelemeden ve gerçek sevgiye inancını yitirmeden taşır ıssızlığını. öyle yakıştırır ki kendine…

blind

 

 

” -o görüyor. bir tek o…”

uzun boyu, içinde göz kamaştırıcı bir beyazlık saklayan pelerini, her zaman kaçar gibi hızlı adımlarıyla aktı ruben’e, saçları, elleri, yeryüzünde hiçbir şeye şefkat göstermezken, sadece kitapları uzun uzun okşayabilen elleriyle. ve sesi, kraliçenin etine batırdığı cam kırığından akıp kadere damlayan bembeyaz bir kaç damla kan telvesi gibi sesiyle… marie, iyi bilirsin, aynalar göstermez, saklar çirkinlikleri… eğer gören, aşka tutsak gözlerse…

blind, hollandalı yönetmen tamar van den dop’un 2007 yapımı, albinolu bir kadınla, kör bir gencin aşkını anlatan şiirsel filmi. bir masal… filme ilham olansa, en sevdiğim masaldır, andersen’in “kar kraliçesi”, ve “belki de hikâye bittiğinde, şimdikinden daha çok şey bileceğiz” diye başlar, devamını zaten bilirsiniz. filmin sonunda van den dop’un masala yolladığı etkileyici selâmla aşka dair bildiğiniz, hiç bilmediğiniz veya unuttuğunuz ne varsa aklınıza, kalbinize düşüyor. izlerken, sanırım üç yerinde ağladım. hatta tuhaftır müthiş sevindim buna, insanı ağlatacak filmlere her zaman rastlanmıyor değil mi… yine de beni bu kadar derinden etkileyen bir filmden bahsetmezdim, kimseler bilmesin veya daha doğrusu benden bilmesin der susardım da, ama bugün, tam da “blind”i sayıklayabileceğim özel bir gün…

” aşkım, her şeyim… bu mektubu okurken, dünyanın ne kadar güzel olduğunu görüyor olacaksın. ellerinde aşkı hissettiğim ana dek, kendimi asla böyle güzel hissetmemiştim. aşkım… ellerinle, dinleyerek ara beni. bu büyük aşkı yaşadığım için çok mutluyum. saf aşkı. gerçek aşk kördür. sonsuza dek…

marie.”

 

 

le chant des mariées

gözlerini aynı anda açıp aynı avludan baktılar dünyaya. hiç ayrılmadılar. evlilik provaları yaptıkları bembeyaz oyunlarındaki gibi yeryüzünün en temiz, en derin dostluğu sardı iliklerini. başka türlüsünü bilmezlerdi zaten. kendilerine bile söyleyemediklerini birbirlerinin kulağına fısıldadılar. bedenleri büyüdükçe, yılanlar peydahlandı aralarında, erkek öpüşleriyle gezinen, saçlarında, kollarında, bacaklarında. terli, kaygan, kinli ve iştahlı… myriam’dan nour’a, ondan yine diğerine, tüylerini ürperterek ayırdılar ikisini. halbuki ruhları hep o taş avlunun demir örülü pencerelerinden birbirlerine aktı durmaksızın. nour, myriam’ın öğrettiği harflerle okudu kutsal kitabı ilk kez, babası, şaşkın, “oku!” dedi. emretti. okudukça sanki yeniden myriam’a kavuştu nour. kalbi sevinçle vurarak koştu, “bak!” dedi sevdiği adama, “kitap myriam’ı sevmemi söylüyor aslında, sen saklamış olsan da…”

uzun bir papatya çayı molası oldu bu. epey gecikmeli de olsa yine burada mutlaka anmayı istediğim bir film var. yalnız, insan bir filmden bahsedecekse, sıcağı sıcağına olmalı, bunu bu defa çok iyi farkettim. hele de finalinde gözyaşlarınızı tutamadığınız bir filmse, kurumadan, hemen, sayıklaya sayıklaya yazmaya koşmalı… karin albou’dan diğer filmi “little jerusalem”le bahsetmiştim… karin’in bu filmi ise son zamanlarda seyrettiğim en derin, en etkileyici film…

tunuslu yahudi myriam ve müslüman nour’un hayatlarının en çalkantılı yıllarından bir kesit, alman işgali ve bombardıman altında genç kızlığa, aşka, evliliğe ve pek tanımadıkları erkek dünyasına adım atışları… filmden daha fazla bahsetmek istemem. ama karin albou, bundan sonra zevkle, heyecanla takip edeceğim bir yönetmen, kesinlikle… karin’in anlatışında bir şey var, bir samimiyet, sahip çıkış, kaygı ve hassasiyetlerini seyircisini örselemeden, kullanmadan, şefkatli bir ortaya döküş… zaten aktris olarak filmin içinde, ama sadece bu değil, sanki kendini anlatıyor yine ve yine böyle netameli, sancılı bu yeryüzü kesitinde hiçbir tarafta durmuyor karin. tam da insanî bir noktadan bakıyor. bunu seviyorum. bana dünyaya dair güzel şeyler hatırlatıyor…

la petite jérusalem

“paramparça olduğunun farkında değilsin…”

laura, paris’in banliyölerinden birinde kendi sürgün “küçük kudüs”üne sığınmış, felsefe okumasından endişeli, dinine geleneklerine sonuna kadar bağlı ailesi ile birlikte yaşar. aşka inanmaz laura, aşkı sadece bilir. bir yanılsamadır aşk. hayatı kanunlar ve alışkanlıklar şekillendirir ve birinin bu kanunlara itaat etmesi gerekir. kant, nasıl her gün aynı saatte o yolda yürüyüşe çıkıyorsa, laura da akşam yürüyüşlerine çıkar… her gün aynı saatte… ve onlardan birinde kant’ın sadece tek bir gün -o da büyük devrimde posta arabasını karşılamak için- yolunu değiştirmesi gibi, tüm hayatını değiştiren bir adamla karşılaşır. gizemli bir adamdır ve çok güzel, bambaşka bakar laura’ya. sırf onu görebilmek, konuşabilmek için felsefe dersine gelen eric’in dediği gibi “bildiklerinin aslında inandıkları olmadığını” o gece anlar laura…

“büyülendin laura… çok değiştin. artık felsefe çalışmıyorsun. yürüyüşe bile çıkmıyorsun…”


ve teslim oldu laura…  “senin kölenim. güzel bir gününün tadına varabilir miyim?” diye soran djamel’e bıraktı kendini… avucunun içinde sıkıp durduğu musa’nın elini tüm tılsımıyla birlikte fırlatıp attı… “ölümün öbür tarafına geçtin mi? nasıl bir şeydi diğer taraf?” aşk da böyle değil mi zaten laura… çizginin ölüm tarafına birlikte geçip kaybolmak değil mi… bir tutam saç düştü ikisinin de önüne, eğildiler, yarayı ilk laura gördü, sevdi, kendi yarası gibi dokunmak istedi. elini şiddetle tuttu djamel, direndi laura, sağaltmanın imkansızlığını bile bile uzandı… izin vermedi djamel… o derin yarayı, yaşlı, yalnız, çekilmez ve sonsuz bir çizgi gibi çekti aralarına…

mañana

 

 

 

okuduğum kitapta meksikalı bir adam var. neşeli kahkahalar atıyor durmadan ve hep “manana” diyor. manana.  cebinde içki içmek için her zaman bir kaç doları oluyor. evinden uzakta ve kalacak yeri yok. eski püskü arabasında uyuyor genellikle veya kapı dışarı edilene kadar bir kaç günlüğüne bulduğu bir sevgilinin evinde bazen. “boş ver oğlum” diyor, “yarın bir dolu para kazanacağız, bu gecenin tadını çıkaralım”. manana. “yarın her şey güzel olacak.” hep, manana… yanında seyahat eden amerikalı bu sözcüğü kısacık zamanda o kadar çok duyuyor ki, “manana, ne hoş bir sözcük. cennet anlamına geliyor olmalı” diye düşünüyor…

 


Post Navigation

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 27 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: